İbni Teymiyye ve Görüşleri

    • DiNi BiLGi
    • İbni Teymiyye ve Görüşleri


      İbni Teymiyye (661 - 728 H.)


      İBNİ TEYMİYYE VE GÖRÜŞLERİ[1]

      İbni Teymiyye (661 - 728 H.)


      Hicri 668 yılında Harran´ı Şam´a bağlayan yoldan gidenler, bu yo­la koyulmuş olan büyük bir aile ile karşılaşırlardı. Bu aile, Harran´­dan ayrılmış, geceleri Şam´a doğru gidiyor, gündüzleri emin ve kuy­tu bir yere sığınıyordu. Bu aile. mensupları, gecenin karanlığında Tatarlar (Moğullar) ´in kılıçlarından kaçıyorlardı. Onlar ilim ve âlimlerin sığmağı olan yeşil Şam´da emniyet ve huzura kavuşmak üzere yollarına devam ediyorlardı. Taşımaktan âciz kalmış olduk­ları yüklerini götürecek hayvan dahi bulamamışlardı. Yüklerini ara­ba ile kendileri çekerek, götürüyorlardı. Fakat bu, onlar için çok meşakkatli bir iş oluyordu. Bu ailenin taşıdığı eşya altın, gümüş, huliyyat, hah, kilim ve sair dünya malı değildi. Onların taşıdığı yük sadece Peygamberlerin mirası ve birçok nesillerin ortak serveti olan din ilmi idi. Nihayet bu aile, onun bütün ağırlığını taşıyarak Şam´a ulaşmakla müstahkem bir kaleye sığınmış oldu. Bu ailenin fertleri arasmda yedi yaşında, zeki, akü ve ruh yönünden uyanık bir ço­cuk vardı. Çevresini tanıdığı zaman bu amansız harble karşılaştı, tecrübesi arttı; fakat refah, huzur ve saadet içerisinde büyüme im­kânı bulamadı. Ruhunu ve cismini olgunlaştıran sıkıntılar içerisin­de yetişti. îşte bu çocuk Ahmed Takıyyüddin Ebu´l-Abbas b. eş-Şeyh Şihabuddin Ebu´l-Mahâsin Abdulhalim b. eş-Şeyh Mecdüddin Ebu´l-Berakât Abdusselam b. Ebî Muhammed Abdullah b. Ebî´l-Kâsım el-Hadır b. Muhammed el-Hadir b. Ali b. Abdillah´dır. tşbu aile, «İbni Teymiyye» ailesi diye bilinir.[2]



      Doğumu


      İbni Teymiyye 10 Rabiulevvel 661 H. tarihinde doğmuştur. Ba­zı bilginler, onun Rabiulevvel ayının 12 sinde doğduğunu söylerler, îhtinıal ki onlar, îbni Teymiyye´nin doğum gününün, Peygamber (S. A.V)´in doğum gününe rastladığını söylemekle, onun Peygamberin sünnetini ihya edeceğini, şeriatını sağlam hüccetlerle yeniden can­landıracağını ve bu şeriatı zindanda ölünceye kadar müdafaa ede­ceğini işaret etmek istemişlerdir.

      Babası eş-Şeyh Sihabuddin Abdulhalim, «el-Harrânî» diye anılır. Küçük Ibni Teymiyye de ilk memleketi olan Harran´a nisbetle böyle anılır. el-Harranî nisbeti bir kabileyi değil, memleketi göster­diğinden, "İbni Teymiyye´nin Arap olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Araplar, kabile ve soylarına nisbetlerini korurlar. Arap olmayan­lar buna pek dikkat etmezler. Fakat üstad Behçet Baytar, İbni Tey­miyye´nin Arap asıllı olup Numeyr kabilesine mensup bulunduğunu ileri sürmektedir. Fakat, bizim için İbni Teymiyye´nin soyu önemli değildir. Zira İbni Teymiyye gibi bir kimse, bizzat kendisi iftihar edilmeye lâyıktır. O, başkalarıyla iftihar etmez. Nitekim Ebu Hani-fe´nin İranlı oluşu, onun şerefini eksiltmiş değildir.

      Tarihçiler, İbni Teymiyye´nin anası ve onun mensup olduğu kabile hakkında bir şey söylemezler. Babası 682 H. yılında öldüğü zaman îbni Teymiyye 21 yaşında idi. Anası´ bu tarihten sonra ölmüş­tür. O, oğlunun olgunlaştığını görünceye kadar yaşamıştın Anası hayatta iken İbni Teymiyye şeriatı ihya ve ona karışan hurafeleri defetmek için baş mücahid olarak ortaya çıkmıştı. Anası, ona bu ci­hadında iyilik, şefkat ve sevgiyle yardımcı olmuştur. İbni Teymiyye, mücadele sırasında Mısırda zindana atıldıktan sonra anasına sevgi, bağlılık, vefa ve iyilik dolu mektuplar gönderiyor, onun hem ayrı­lık, hem de üzüntü ateşiyle helak olmaması için, kendi elem ve ız-tıraplarını ondan gizliyordu.

      İbni Teymiyye´nin ailesi Şam´a gelir gelmez bu ailenin büyüğü, parmakla gösterilen âlimler safında yerini almıştır. Zira O, Şam´a ulaşır ulaşmaz fazilet ve şöhreti etrafa yayılmıştır. Çünkü ilim, sa­hibinin çevresini aydınlatan bir nur olup derhal dikkati çeker, Ibni Teymiyye´nin büyük bir bilgin olan babasının, Şam´ın ulu camii Mescid-i Emevi´de vaaz ve ders kürsüsü vardı. Sükkeriyye´deki Dâ-ru´1-Hadîs´in şeyhliğini de üzerine almıştı. Kendisi de bu semtte otu­ruyordu. İşte oğlu Ahmed Takıyyüddin (İbni Teymiyye) burada ye­tişmiştir.

      İbni Teymiyye´nin babası olan bu büyük bilginin ders verirken kitap, defter veya zaman zaman başvuracak noktalardan faydalan­madığı, aksine kuvvetli hafızasına dayanarak saatlerce ders anlat­tığı bilinmektedir. Bu, onun hafıza gücünü ve zekâsının büyüklüğü­nü gösterir. İşte oğlu îbni Teymiyye´nin de en bariz sıfatları bun­lardı: Yani sağlam bir hafıza, fikirlerini isbat için hüccet getirirken başvurduğu, kendisiyle mücadele ve münazara edenleri şaşkına çevirdiği hazırcevaplılık ve sürat-i intikal, îbni Teymiyye´nin en büyük sıfatlarını teşkil eder.[3]



      Gençlîği Ve Yetişmesi


      İbni Teymiyye ilmî çalışma, araştırma ve kalem erbabı bir ai­lede doğup büyümüştür. Ailesi ilimle uğraşmakta, ilme karşı büyük bir ilgi ve sevgi beslemekteydi.

      Ailesi, îbni Teymiyye´yi ilme yöneltmiştir. Bu sayede O, küçük yaşlarda Kur´ânı hıfzetmiş, sürekli gayreti sebebiyle hıfzını kuvvet­lendirmiş ve ibadet kasdiyle daima Kur´ân okumakla uğraşmıştır. Hattâ ölünceye kadar zindandaki tek yoldaşı Kur´ân olmuştur. Ri­vayet edildiğine göre îbni Teymiyye zindanda iken Kur´ân-ı Kerimi seksen defa hatmetmiştir.

      İbni Teymiyye, Kur´ândan sonra hadis tahsiline yönelmiş ve ha­dis ilminin tatlı pınarından beslenmiştir. Bunda, bilhassa babasının hadis şeyhi oluşunun etkisi vardır. Babası, muhaddis olduğu gibi aynı zamanda hadis fıkhına vâkıftı. Hadis fıkhı ise, dinin özünü teş­kil ediyordu. İbni Teymiyye, çocuk denilecek bir yaştan beri şu üç sıfatla dikkati çekmekteydi ki, bu sıfatlar onu kemâle ve sağlam bir ilme doğru götürmüştür:

      1 Ciddiyet, çalışkanlık, sürekli bir gayret ve ilim aşkı... İşte bu sıfatlara sahip olan İbni Teymiyye, diğer çocuklar gibi eğlen­miyordu.

      2 Hassas, çevresinde olup bitenleri kavrayarak değerlendi­recek akıl ve ruh olgunluğuna sahipti. Bu sıfatlar, onun olayları ta­kip ve bunların derinliklerine nüfuz etmesini sağlıyordu.

      3 Sağlam bir hafıza ve doğru bir tefekküre sahip oluşu, îb­ni Teymiyye´nin genç arkadaşları arasında ününü artırıyordu. Ni­hayet ünü gençlerin çevresini aşmış, Şam ve dolaylarındaki büyük insanların kulağına ulaşmıştır. Bu konuda öyle rivayet ve haberler vardır ki, ilk bakışta insan bunların hayal mahsulü olduğunu sanır. Fakat İbni Teymiyye´nin hayatını iyice araştıran kimse, bu rivayet ve haberlerin hepsini değilse de büyük bir kısmını kabul et­mek zorunda kalır.

      Bu haber ve rivayetlerin kıymeti ne olursa olsun, gerçek odur ki Allah, İbni Teymiyye´ye kuvvetli bir hafıza vermiştir. Kuvvet ve zayıflık bakımından zekânın ilk ölçüsü hafızadır. îbni Teymiyye, bu Allah vergisini ailesinden tevarüs etmiştir.

      Ahmed Takıyyüddin (îbni Teymiyye), âlesinin diğer mensupla­rı gibi ilme yönelmiştir. Babası Şam´ın medresesinde hadis şeyhi idi. Ebu Hanife´nin babası gibi tacir değildi. Ebu Hanife, babası ta­cir olduğu için gençliğinde ticaretle uğraşmış ve hayatı boyunca da ticaretle ilişkisini kesmemiştir. Öte yandan, îbni Teymiyye´nin genç­liğinden itibaren ilimle uğraşması, mantıki olarak normaldir.

      İbni Teymiyye´nin Kur´ândan sonra hadîs´e yönelmesi ve ken­disini hadis ilmine vermesi de normaldir. O, hadis tahsilini baba­sından yapmış ve birçok hadis kitaplarını diğer büyük hadis bilginr terinden okumuştur. îbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel´in el-Müsned» i, Buharı ve Müslim´in «el-Canıiu´s-Sahih» leri, Tirmizî´nin «Cami» i, Ebu Dâvud, Nesâî, İbni Mâce ve Darekutnî´nin «Sünen» leri. gibi .büyük hadis kitaplarını mevcut hadis bilginlerinden oku-, muştur. Bazı çağdaşları onun, İmanı el-Humeydi´nin «el-Cem´u Beyne´s-Sahîhayn» adlı hadis kitabını hıfzettiğini söylerler.

      İbni Teymiyye, hadîsin yanında Hanbelî fıkhını da tahsil et­miştir. Haçlis fıkhı, İbni Teymiyye ailesinin mezhebi olup onu bu fıkha yönelten babası idi. Böylece İbni Teymiyye hadîs fıkhı ile yoğ­rulmuş, bu fıkhın mantıkim kavramış, hem küllî kaidelerini hem de cüz´î meselelerini öğrenmiştir.

      İbni Teymiyye, çocukluğundan beri sahâbî ve tabiîlerin eserle­rini, bunların Kur´ân âyetlerinin mânâsı üzerindeki görüşlerini öğ­renmeye çalışıyordu.

      İbni Teymiyye´nin inceleme ve çalışmaları yalnız Kitab, Sünnet fıkhı ve Kur´ân´ın mânâları ile ilgili ilimlere inhisar etmez.O, bu dînî ilimlerin âleti olan Arap dili ile ilgili ilimlere de önem vermiş ve bu ilimlerde de ihtisas sahibi olmuştur. Dolayısıyla nesir ve na­zım dahil edebiyat, eski Arap tarihi ile ilgili ve îslâm devletinin par­lak devirlerine ait birçok bilgileri tahsil etmştir. Nahiv ilmnde de çok ileri gitmiş olup Sibeveyh´in kitabını okumuş, bu kitaptaki şiir ve diğer metinleri inceleyerek tenkit etmiştir. Bu arada, Sîbeveyh´in ileri sürdüğü bâzı kurallara muhalefet etmiş ve kuru kuruya değil, burada delillere dayanarak tenkitlerde bulunmuştur.

      Bu ilimlerin yanında fikir ve aklını matematik ilimleriyle de bi-leğliyordu. Daha sonra ortaya attığı görüşleri, onun felsefe ve man­tık gibi ilimleri de iyice bildiğini göstermektedir. îbni Teymiyye´nin mantık ilmini yıkmak için bir kitap telif ettiği düşünülürse, bu ilim üzerinde köklü bir bilgiye sahip olduğu kendiliğinden anlaşılır. Çünkü insan, tam olarak bilmediği ve derinlemesine incelemediği bir ilmi yıkmak için ortaya atüamaz.[4]



      Yetîştîğî Îlk Çevre



      İbni Teymiyye, bu incelemelerini babasının nezareti altında ya­pıyordu. Onun, böyle bilgin bir babanın yanında bulunuşu çok fay­dalı olmuştur. İmam Ebu Henife´ye, daha önce kendisini ilme teşvik eden ilk şey sorulduğu zaman şöyle cevap vermişti: «Ben, ilim ve fıkhın merkezinde idim, İlim ve fıkıh ehli ile düşüp kalktım ve on­ların fakihlerinden birinin yanından hiç ayrılmadım.»

      İbni Teymiyye için de bu iki şart gerçekleşmişti: O, babasından hiç ayrılmadığı gibi ilim merkezi olan Şam´da bulunuyordu. Çünkü burası. Doğu ve Batıdaki İslâm bilginlerinin sığmağı olan ikinci şe­hirdi. Birinci şehir ise Kahire idi. Çünkü, Batı İslâm ülkeleri bilgin­leri buraya sığmıyorlardı. Zira buranın hükümdarları, bilginlere çok iyi muamele ediyor, lıuzur ve refah sağlıyor, onları koruyorlar­dı. Daha önce haçlıların saldırılan başlayınca İslâm bilginleri Ka­hire ve Şam´a sığınmışlardı.

      Doğudan Moğol saldırıları başlamış, İslâm şehirleri istilâ edil­miş ve buralarda zulüm artmış, nihayet hilafet merkezi Moğolların eline geçmiştir. Bu sırada âlimler de Şam´a kaçmışlar; bunların bir kısmı Şam´da yerleşmiş, bir kısmı da tehlikeden uzaklaşmak için Kahire´ye geçmiştir.

      Böylece Şam, İbni Teymiyye devrinde âlimlerin yuvası olmuş­tu. Onun ailesi de bu mübarek yuvaya sığınmıştı. Burada hadis medreseleri Üe Şafiî, Hanbelî ve diğer mezheplerin fıkıhlarının oku­tulduğu medreseler vardı. Bu medreselerde îzzuddin b. Abdisselâm, Muhyiddin en-Nevevî ve îbni Dakik[5] gibi bilginler fıkıh ve hadis okutuyorlar, İslâm mezhepleri arasında fıkhı mukayeseler yapıyor­lardı. en-Nevevî´nin «Kitâbu´l-Mecmû» u ile Hanbelî fakîhi Muvaf-fakuddîn Abdullah Ahmed b. Kudâme´nin «Kitâbu´l-Muğnî» sinde

      bu çalışmaları görmekteyiz.

      Bilginler fıkhın yanında, rivayetler arasında karşılaştırmalar yapıyor, sened ve metinlerini inceliyerek hadis de okutuyorlardı. Bu sırada bir çok hadis kitapları meydana getirilmiş ve kütüphaneler, bu çağın mahsulü kocaman ciltler teşkil eden kitaplarla süslenmiş­tir. Bu sayede okuyucu, herhangi bir´bölümü ele alsa bu bölümle igili bütün hadisleri; garîb, hasan, sahih ve zaîf leriyle birlikte; de­recelerine, aralarındaki uygunluk veya çatışmaya, mertebe bakı­mından hangisinin daha kuvvetli bulunduğuna işaret edilmiş olarak görürdü. Böylece gerçeği araştıran, onu kolayca elde ederdi.

      Şam´da fıkıh ve hadisle birlikte akaid üzerinde de çalışılıyordu. Burada hâkim olan mezheb, Ebu´l-Hasan el-Eş´ârî´nin mezhebi idi.[6] Bu mezheb, Sünnete en uygun bir mezheb olarak revaç buluyordu. Salâhuddîn Eyyûbî de bu mezhebe göre yetiştirilmişti. el-Makrîzî «el-Hıtat» ında şöyle der.

      «Selâhuddüı (Eyyûbî) çocukluğunda Kutbuddîn Ebu´l-Meâlî Mes´ud b. Muhammed en-Neysaburî´nin yazmış olduğu kasideyi ez­berlemiş ve çocuklarına da ezberletmişti. Böylece Eyyûbîler, Eş´ârî mezhebi üzerinde birleşmişler, bu mezhebi korumak ve yaymak için çalışmışlar ve iktidarları zamanında bütün insanları Eş´arî mezhe­bini benimsemeye zorlamışlardır. Bu durum, bütün Eyyûbüer ve da­ha sonra onların yerini alan Türk sultanları tarafından devam etti­rilmiştir.»

      Ebu´l-Hasan el-Eş´arî, Sünnete sarılmakla beraber akaid konu­sundaki görüşlerini isbat için mantık ve felsefe yolundan gidiyor ve neticede Sünnilerle birleşiyordu. Fakat bu yoldaki metodu, bazı Hanbelîlerin usûlüne uymuyordu. îşte bu yüzden bir kısım Hanbelî-lerle Ebu´l-Hasan el-Eş´arî´nin mensupları arasında şiddetli bir ça­tışma başlamıştır.

      Hanbelî mezhebine bağlı olan îbni Teymiyye, Eş´arî mezhebini sevmeyen Hanbelîlerin usûlüne göre yetişmiş olu daha sonra bu alanda bir çok mücadeleler yapmıştır. Bu yüzden çeşitli mihnetlerle karşılaşan îbni Teymiyye, kendisini hemen hemen bu yolda harca­mıştır.[7]



      Babasının Yerine Ders Kürsüsüne Geçişi


      Îbni Teymiyye´nin inceleme ve araştırma ufku genişlemiş; fıkıh, hadis, akaid ve Arap diliyle ilgili ilimleri içine almıştır. Matematik ve felsefî ilimler üze:inde büyük bir vukuf ve karşılaştırmalı ince­lemelere, sahip oluşu, onun filozofların görüşlerini de bildiğini gös­terir.

      Ahmed (îbni Teymiyye) büyüyüp kalbi marifetle dolarak ol-gunlaşmca, babasının yerine ders okutmaya başlamıştır. Babası,. 682 H. yılında öldükten sonra oğlu Ahmed, 21 yaşında onun ders hal­kasını yürütme vazifesini üzerine almıştır. îbni Teymiyye bu vazi­feyi üzerine aldığı zaman öncekilerin bilgi ve kültürleriyle beslen­miş, kalbi bu bilgi ve kültürün ter-ü taze, zengin ve olgun meyvele­rini vermeye başlamıştır. O, üzerine yüklendiği emaneti yerine ge­tirmesi için Rabbi´nin yardımına güvenerek bu işe başlamıştır. Zi­ra, onun yaşındakiler henüz çocukluk ve hayatın arzularından kur­tulamadığı halde,, îbni Teymiyye ilim bakımından olgunluk çağma ulaşmıştır.

      İbni Teymiyye, ilmi incelemeleri ve her yönüyle elde etmiş ol­duğu geniş kültürüyle Ulu Cami (Mescid-i EmevîVde derslerini fa­sih bir arapça ile veriyordu. Bütün gözler ona çevriliyor ve dinleyi­cilerinin gönülleri onunla birleşiyordu. İbni Teymiyye´yi dinleyenler, onun hayranı ve taraftarı olmuşlardı. Bunlar arasında ona Hz. İsa´­nın havarileri gibi ihlasla bağlananlar vardı. Dersleri muvafık, mu­halif, sünnî ve şiî olan herkesi bir araya getiriyordu.

      İlminin zenginliği dilinde tezahür ediyordu. Hattâ yaşça kendi­sinden büyük olan fakih ve muhaddis îbni Dakik, onun hakkında şöyle demiştir: «Öyle bir adam gördüm ki, bütün ilimleri iki gözü­nün önünde toplamış; bunlardan istediğini alıyor, istediğini bırakı­yor.»

      İbni Teymiyye´nin bu ilminin yanında bir de kuvvetli ve tesirli şahsiyeti vardı. Hiddetsiz olduğu zaman pek yoktu. Çağdaşı Zehebî, onu şöyle vasıflandırır:

      «İbni Teymiyye ak benizli, kara sakallı ve siyah saçlı idi. Saç­ları kulaklarının yumuşağına kadar inerdi. Sanki gözleri konuşan birer dildi. Geniş omuzlu ve dolgun vücutluydu. Gür ve net sesli, dili fasih ve okuyuşu hızlıydı. Daima hiddetli olup hilmi hiddetini

      bastırırdı.»

      îlk baştan itibaren âlimlerin onun hakkındaki tutumları üç kı­sımda toplanabilir:

      1 Bir kısmı onu hararetle müdafaa etmiş ve desteklemiştir.

      2 Bir kısmı ona karşı koymuş ve mücadele etmiştir. Çünkü İbni Teymiyye,´ bunların alışık olmadıkları fikirleri ile susuyordu.

      3 Bir kısmı da bazı görüşlerini benimsemiş, diğer bazı gö­rüşlerine de muhalefet etmiştir. Fakat bu sınıfa dahil olanlar daima

      İbni Teymiyye´nin ilim ve şahsiyetini takdir etmişlerdir. Bu üçüncü sınıfa dahil olan bilginlerden tarihçi Zehebî şöyle der:

      «îbni Teymiyye ile düşüp kalkan ve onu sevenler, ona karşı berii hürmetsizlikle itham ederler. İbni Teymiyye´ye muhalefet eden ve önü sevmiyenler de,beni, onu iyi tanımakla itham ederler. Ben, onun hem dostları, hem de muhalifleri tarafından eziyet gördüm. Halbuki ben, İbni Teymiyye´nin masum olduğuna inanmıyorum. Bir kısim aslî ve fer´î meselelerde ona muhalifim. Çünkü ilminin geniş­liği, cesaretinin bolluğu, zihninin açıklığı ve dînin emirlerine saygı­lı oluşuna rağmen, O da bir beşerdir. Münakaşalarında hiddetli, öf­keli ve hasımlarına çok şiddetli davranışı sebebiyle gönülleade ken­disine karşı düşmanlık meydana getirmektedir. Eğer böyle olma­saydı insanları birleştirirdi; büyükler onun ilmine boyun eğer, sa­hili bulunmayan bir deniz ve eşsiz bir hazine olduğunu kabul eder­lerdi. Fakat onlar, buna muhalefet etmişler ve hareketlerini kına­mışlardır. Herkesin bir kısım görüşü benimsenir, bir kısım görüşü de reddedilir.»

      Bu delikanlı bilgin´in dersleri yankılar uyandırıyordu. Çünkü O, derslerini selefe uyan ve taklid´den uzak kalan müstakil görüşle­riyle besliyor ve onları sağlam delillerle destekliyordu. O hem fikir, hem de heyecan dolu açık bir dille ders anlatıyordu. Bu yüzden ken­disine insanların bir kısmı şiddetle muhalefet ederken, başka bir kısmı aynı şekilde bağlanıyor, diğer bir kısım insanlar da bazı gö­rüşlerini benimsiyor, bazı görüşlerini de reddediyordu.

      Şüphesiz ki başkalarına muhalefet etmeyen bir insan kuvvetli değildir. Muhalefetin aslı, ekseriya kişinin görüş bakımından kuv­vetli ve ruh itibariyle hiddetli oluşuna dayanır. Fakat sırf muhale­fet hiddete sebep olmaz, aynı zamanda muhalefetle karşılaşan kim­senin, insanlara alışık olmadıkları şeyleri söylemesi gerekir. Belki de onun hiddetinin sebebi, şiddetli bir muhalefetle karşılaşması, kü­für ve dinsizlikle itham edilmesidir.

      îbni Teymiyye derslerinde o çağda yayılmış, hokkabazlık ve fe­satla karışmış olan sûfî tarikatlarına hücum etmiştir. Sûfî´lerden bir kısmı Moğol istilâları sırasında Şam´a sığınmışlar, burada tabiatıy­la İbni Teymiyye´nin sert tenkitleriyle karşılaşmışlardır. îbni Tey­miyye bu tenkitlerinde umumî bir dil kullanıyordu. Nihayet bu sûfîlerin mürîd ve mensupları kendisine düşman olmuşlardır.

      İbni Teymiyye, Ulu Camide halka takrir etmiş olduuğ ders hal­kalarıyla yetinmeyip derslerini iki kısma ayırmıştır:

      1 Anlatılmasını zarurî gördüğü hakîkatları seçkin kimselere öğretiyordu.

      2 Halkı irşâd etmek için umumî mahiyette dersler yapıyor­du. Bu arada bâzı risaleler yazarak hakikati öğrenmek isteyenlerin sorularını cevaplandırıyor ve muarızlarına kendi görüşlerini açıklı­yordu. Ayrıca beliğ, kuvvetli, sert ve hiddetli bir dille kaleme aldı­ğı bu risaleleri onlara gönderiyordu. Böylece kendi görüşlerini ders ve vaazlarıyla olduğu gibi, risale ve mektuplarıyla da yayıyordu.

      İşte İbni Teymiyye ile çağdaşları arasında mücadele burada baş­lamıştır. Tarihçilerin anlattığına göre Hama halkı, İbni Teymiyye´ye bir mektup göndererek Kur´an´da Allah´ın kendi zâtından bahseder­ken bildirdiği arş üzerindeki istivası, kürsüsü´nün yer ve gökleri kap­layışı ve benzeri meseleleri sormuşlardır. îbni Teymiyye, onlara kar­şılık olarak yazdığı *er-Risâletü´l-Hameviyye» sinde bu soruları ce­vaplandırmış ve âyet-i kerîmelerde geçen bu meselelerin te´vil edi-lemiyeceğini, Allah´ın «istiva» sı, «arş» ve «kürsüsü»nün mahiyetini bizim bilemiyeceğimizi söylemiştir. Buna göre Allah´ın istivası ve kürsüsü sonradan yaratılmış varlıkların istiva ve kürsüsüne benze­mez. Diğer âyet ve hadîslerde geçen Allah´ın «el»i ve «yüz»ü gibi müteşâbihler de aynı şekilde te´vil edilmez, bunlara olduğu gibi ina­nılır ve mâhiyeti bilinemez.[8]

      tşte İbni Teymiyye bütün bunları «er-Risâletü´l-Hameviyye»sin-se açıklamıştır. Onun bu görüşleri memlekette hâkim olan valilerle halkın taassub derecesinde bağlı bulundukları Eş´ârî mezhebine ay­kırı düşüyordu. Bu sebeple birçok kimseler, îbni Teymiyye´ye karşı harekete geçmişler, görüşleri tenzih yönünden kuvvetli ise de onlar, hüccet getirme bakımından İbni Teymiyye´yi susturacak kudrette değillerdi. Dolayısıyla onu, Haneff kadısına şikâyet ettiler ve böyle­ce mücadele sözden fiile intikal etti. Burada sözü İbni Teymiyye´nin talebesi İbni Kesîr´e bırakalım. îbni Kesîr, Tarih´inde 698 H. yılı olay­larını anlatırken şöyle der:

      «Bir topluluk İbni Teymiyye aleyhine ayaklanarak onu, Hanefî kadısı Celâluddîn´in huzuruna getirmek istedi. Fakat İbni Teymiyye gelmedi. Bu sırada Hamâ´lılarm sorularına cevap olarak yazmış ol­duğu risaledeki akide, kendi taraftarları vasıtasıyla memlekette ilân edildi. Bunun üzerine adı geçen kadı, birini göndererek, İbni Tey­miyye´nin adamlarını istedi. Bunların çoğu saklandı ve îbni Teymiyye´nin akidesini ilân eden bir topluluk dövüldü, geri kalanlar da sustular. Cuma günü gelince Şeyh Takıyyüddin (İbni Teymiyye) âdeti üzere yine camiye geldi, «Hiç şüphesiz sen, büyük bir ahlâk üzere­sin.»[9] âyetini tefsir etti. Cumartesi günü Şafii kadısı îmâmuddin´le görüştü. Seçkin kimselerden bir topluluk da burada hazırdı, «er-Risâletü´l-Hameviyye»yi incelediler ve onunla bu risalede yer alan görüşleri tartıştılar. Uzun bir konuşmadan sonra Ibni Teymiyye, hep­sini susturacak şekilde cevaplar verdi. Sonra îbni Teymiyye kalkıp .gitti. Hâdiseler yatışmış ve durum sakinleşmişti. Kadı İmâmuddin´in i´tikadı güzel ve niyeti hâlis idi,»[10]

      Görüyoruz ki İbni Teymiyye görüşlerinden dolayı muhakeme edilirken Şafiî kadısına sığınmış ve Hanefî kadısının yânına gitme­miştir. Ibni Teymiyye´nin Allah yolunda cihad etmek üzere çıktığın­da uğradığı gerçek mihneti ve bugünkü tabiriyle Birleşik Mısır - Su­riye ordusunun savaşı kazanmasında nasıl bir rol oynadığını ileride [11]göreceğiz.[12]



      İbni Teymiyye´nin Mihneti Ve Görüşleri


      İbni Teymiyye, îslâm ve müslümanları yeryüzünde fesat çıka­ranlara karşı korumak için ilim mihrabından ayrılıp savaş alanına girdikten sonra değer ve itibarı artmıştır. Onun değer ve itibarı hem halk nazarında, hem de Moğol tehlikesini durdurmak için büyük bir ordu ile harekete geçen Nâsırüddin b. Kalavun´un[13] nazarın­da yükselmiştir.

      Araplarla (Müslümanlarla) Moğollar arasındaki son savaşta İbni Teymiyye galip geldikten sonra mücadele başka bir alana inti­kal etmiştir.

      îbni Teymiyye´nin devlet katında itibarı o derecede yükselmişti ki dinî mevkilere yapılan tâyinlerde ona danışılmadan hareket edil­miyordu. el-Kâmiliyye Dâru´l-Hadîs´ine[14] Takiyyüddin îbni Dakik´ten sonra şeyh olarak getirilen Kemâlüddin eş-Şerîşî´nin tâyini onun işaretiyle yapılmıştır. Hiçbir hatib, vaiz ve dînî tedrisatla uğraşan medrese reisi, onun re´y´i alınmadan tâyin edilemezdi. İşte, îbni Tey­miyye´nin bu manevî nüfuzu ile kalmadı, daha ileri gitti ve Sulta­nın emriyle Îbni Teymiyye, bâzı cezaları tatbik etmeye başladı. Yâ­ni âmmeyi ilgilendiren suçların cezasını o infaz ediyordu.

      Rivayete göre, bir gün, Haçlıları perişan eden Salâhuddin Eyyûbî ve halefleri devrinde İslâm âleminin güney taraflarında oldukça kuvvetli olan ve Haşşaşîler diye bilinen Batıniyye şeyhlerinden birisi îbni Teymiyye´nin huzuruna getirilmiştir. Îbni Teymiyye; saçlarını, tırnaklarını ve bıyığını uzatmış olan bu şeyhin saçını, bıyığını ve tırnaklarını kesmiş, sahâbîlerle mü´minlere küfretmemesi için ona tevbe ettirmiş, üzerinde bulunan haşhaş (afyon) ve diğer uyuşturu­cu maddeleri almış, halk üzerinde tesiri olan rüya tâbiri gibi bâzı şeylerle uğraşmaması için ona yemin ettirmiştir.

      İbni Teymiyye´nin bu mevkii âlimlerin rahatını kaçırmıştır. Ay­rıca akide ile ilgili esasları onların bağlı ve alışık oldukları şekle aykırı bir tarzda açıklayışı da bu İşte büyük bir rol oynamıştır. Öte yandan hem mutedil, hem de´ sapıtmış olan sûfîler de îbni Teynıiyye´ye karşı harekete geçmişlerdir. Çünkü İbni Teymiyye, ekseri sû-fîlerin îmam olarak bağlandıkları Muhyiddin b. el-Arâbî´nîn görüş­lerini de tenkid ediyordu.

      îbni Teymiyye´ye karşı gösterilen böyle fikrî bir mukavemet, şiddetli bir kıskançlık ve onun ifadesindeki hiddetle birleşince du­rum büsbütün fenalaşmıştır. İbni Teymiyye muhaliflerine karşı çok sert bir dil kullanıyordu. Halbuki bunlar arasında kendisinden yaş­lı ve hocası durumunda olan âlimler vardı. İbni Teymiyye´nin tutu­mu elbette bu âlimlere, bunların talebe ve dostlarına ağır geliyordu.

      Bütün bu sebeplerin tesirleriyle âlimler, Mısır´daki emirlere İb­ni Teymiyye´yi şikâyet ettiler ve kötülediler. Emirlerden İbni Tey­miyye´nin üstünlüğünü bilmeyenler vardı. Çünkü o, Şam´da oturu­yordu. Mısır´daki emirlere, kendilerinin bağlı oldukları Eş´ârî mez­hebine İbni Teymiyye´nin saygı duymadığını gizlice bildirdiler. Bu sırada İbni Teymiyye´yi son derecede^ takdir eden ve yakından ta­nıyan Sultan Nâsır´m otoritesi gittikçe zayıflamış, kumandan ve emirler onu dinlemez olmuşlardı.

      Adı geçen sultanın otoritesinin zayıflayışı nisbetinde İbni Tey­miyye aleyhindeki çevrilen dolapların kuvvet ve tesiri artmıştır. îb­ni Teymiyye´yi çekemeyen muarızları tarafından toplantılar yapıl­mış ve bu toplantılarda ondan intikam almak ve onu susturmak için çareler düşünülmüştür.

      Nihayet İbni Teymiyye´nin Mısır´a davet edilmesine karar ve­rilmiş, o da, Mısır´a gelmiştir. Çünkü, onun buraya gelmesini iste­yen mektubun dış görünüşü iyi idi. Bu mektupta şöyle deniliyordu: «Biz, Şeyh Takiyyüddin (îbni Teymiyye) için toplantılar yapıldığı­nı işittik. Onun hakkında yapılan bu toplantılar bize bildirilmiştir. O, Seîefiyye mezhebinde imiş. Biz, bununla ancak ona isnat edilen töhmetlerden sıyrılmasını istedik.» Bu nazikâne mektuptan sonra gelen başka bir mektupla îbni Teymiyye´nin derhal Mısır´a gelmesi istenmiştir.

      İbni Teymiyye, hâdiselere karşı çıkar ve hiçbir şeyden yılmazdı. Bu sebepten Mısır´a gitmeye karar verdi. Fakat Şam´da bulunan Sal­tanat Naibi, îbni Teymiyye için Mısır´da bir tertip hazırlandığını öğrenmiş, onun Mısır´a gitmesine müsaade etmemiştir. Buna rağ­men îbni Teymiyye onu dinlememiş ve Mısır´a gitmiştir. Çünkü bâ­zı sıkıntı ve eziyete uğrasa da, Mısır´a gidişinde fayda olduğunu ve görüşlerini daha iyi yayacağını ümit etmiştir.[15]



      Birinci Mihneti


      İbni Teymiyye 705 H. yılında Mısır´a varmıştı. Yolda giderken bile ders halkaları teşkil etmişti. O böyle vaaz ve dersle uğraşırken Mısır´daki hasımları onun başına getirecekleri felâket için hazırlık, yapıyorlardı. Mısır´a geldiği zaman Kahire Kalesinde toplanmış olan meclisle karşılaştı.. Bu mecliste kaldılar ve devletin ileri gelenleri bu­lunuyordu, îbni Teymiyye konuşmak istedi. Fakat ifade gücünü ve sözünün tesirini bildikleri için onu konuşturmadılar ve derhal itham etmeye başladılar. İddiayı Mâliki kadısı Zeynüddin b. Mahluf şu sözleriyle ortaya attı:

      Allah, hakikaten arşın üstündedir, harf ve sesle konuşuyor,öyle mi

      İbni Teymiyye Allah´a hanıd-ü sena ile söze başladı. Fakat ken­disine;

      Cevap ver, hutbe okuma! dediler. Dolayısıyla O, bunun bir

      muhakeme olduğunu ve münazara .olmadığını anlayarak;

      Hâkim kimdir diye sordu.

      Hâkim Mâliki kadısıdır, dediler. İbni Teymiyye bu´ kadıya

      hitaben:

      Sen, hasmım olduğun halde benim hakkımda nasıl hüküm vereceksin dedi. Bunun üzerine adı geçen kadı iyice kızarak fena­laştı ve Şeyh îbni Teymiyye´yi hapse mahkûm etti.

      îbni Teymiyye zindana girdi[16]. Kendisiyle birlikte Mısır´a ge­len iki kardeşi, Şerafüddin ve Mecdüddin de zindanda ona katıldı.

      îbni Teymiyye, Mâliki kadısının hükmüne razı olmamakta hak­lı idi. Çünkü bu kadı, katı kalbli ve öfkeli bir insandı. Daha önce O, Kur´an´ın muhkem âyetleriyle alay etmek ve müteşâbilh âyetlerin birbiriyle çeliştiğini ileri sürmekle itham edilen bir bilgini idama mahkûm etmişti. Halbuki deliller kâfi değildi. Öte yandan, idama mahkûm edilen zâtın dış görünüşü iyi olduğu gibi, diğer bilginlerin onun hakkındaki kanaati da müsbet idi. Hattâ O, çağının büyük -hadis bilgini îbni Dakîk´den medet ummuş ve : «Beni nasıl bilirsin » diye sormuş, o da; «Seni faziletli bir insan olarak tanırım. Fakat senin hükmün kadı Zeynüddin´e aittir.» demiştir. Buna rağmen adı geçen kadı, bu hüsn-i şahadeti dinlememiş, ona tevbe teklif etme­miş ve verdiği idam hükmünü hafifletnıemiştir.

      Şeyh îbni Teymiyye zekî insandı. O, bu kadı´nın hâkimliğini ka­bul etmemiştir. Çünkü O, kendi fikrine muhalifti. Üstelik itham et­mekte de acele davranmıştı. Bir şahsın hem hüküm, hem de iddia mevkiini işgal etmesi düşünülemezdi. Zira itham ve kaza (hüküm) birbirinden ayrı şeylerdir. îddia sahibi cezayı gerektiren delilleri or­taya kor. Sanık da bu iddiaları çürütecek mukabil delilleri serdeder. Hâkim ise bu deliller arasında karşılaştırma yaparak hüküm verir. Buna rağmen Kadı Zeynüddin ithamda bulunmuş ve sanık olarak gördüğü şahsın delillerini serdetmesine engel olmuştur.

      Îbni Teymiyye, 705 H. yılı Ramazan ayında zindana girdi ve bu­rada çok şiddetli işkencelere uğradı. Aynı zamanda Kfısır´daki Han-belîlere de baskı yapıldı. Dört mezhebi temsil eden kadılar meclisin­de dördüncü kadı olan Hanbelî kadısı zayıf olduğu için Îbni Teymiyye´yi de, Mısır´daki Hanbelîleri de savunamadı. Bu konuda İbni Kesir şöyle der:

      «Mısır´da Hanbelîler büyük bir ihanete uğradı. Çünkü kadıları, ilim bakımından yoksundu. Bu sebepten onun temsil ettiği mezheb mensupları böyle şeylere mâruz kaldîlar ve durumları fenalaştı.»[17]

      îbni Teymiyye, zindanın karanlık köşelerinde Ramazan Bayra­mı gecesine kadar kaldı. Daha fazla kalmasına vicdanlar razı olma­dı. Kahire Valisi Hanefî, Mâliki ve Şafiî kadılarıyla bâzı fakîhleri topladı; onlarla îbni Teymiyye´nin zindandan çıkarılıp hürriyete ka­vuşturulmasını konuştu ve İbni .Teymiyye´nin zindanda kalmasının din, adalet ve ahlâkla bağdaşmıyacağmı ileri sürdü. Çünkü îbni Teymiyye, ardında kitleleri sürüklemiş, orduları harekete getirmiş, ölüme atılmış, Moğollara karşı zaferle neticelenen o büyük mukave­metin ruhunu teşkil etmişti.

      Fakîh ve kadılar, bu Emîrin sahip olduğu âlicenaplıktan yoksun olmakla beraber, îbni Teymiyye´nin serbest bırakılmasına karşı koy­madılar. Çünkü bunların tipinde olanlar emirleri razı etmek veya. en azından onları öfkelendirmemek için çalışırlar. Lâkin onlardan bâzısı buna muvafakat ederken, bir kısım şartlar ileri sürdü. Mese­lâ; îbni Teymiyye akîde ile ilgili bâzı görüşlerinden vazgeçtiğini ilân edecekti. Bu görüş üzerinde birleştiler ve îbni Teymiyye´ye» huzur­larına gelmesi için haber gönderdiler. Îbni Teymiyye bunu kabul et­medi. Çünkü onların hakikat ve hüccet peşinde olmadıklarını ve kendisine, hiçbir delile dayanmaksızın görüşlerini kabul ettirmek istediklerini biliyordu. Ona, altı defa haber gönderdiler ve îbni Ke-sir´in deyişiyle hiçbir karşılık alamadan dağıldılar.

      İbni Teymiyye, zindanda iken dostları da Şam´da iztırap içinde idiler. Belki Şamlıların üzüntüsünün sebebi, Mısır emirlerinin îbni Teymiyye´yi zindandan çıkarmayı düşünmüş olmaları, âlimlerin de İbni Teymiyye´ye kabul etmesi mümkün olmayan şartları ileri sür­meleri idi.

      Ardarda yapılan birçok teşebbüslerden sonra nihaî bir teşebbüs daha yapılmıştır. Şöyle ki: îbni Teymiyye´nin iki kardeşi kadılar meclisine getirilmiş ve bunlardan Şerafüddin, Mâliki kadısı Zeynüd­din b. Mahluf ile münakaşaya tutuşmuş, sonunda kadıyı mağlûp et­miştir. Bu durumu İbni Kesîr şöyle anlatır: «Şerafüddin, Mâlikî ka­dısını nakîl, delil ve ma´rifet yoluyla mağlûp etmiş, onun bâtıl id­dialarında yanılmış olduğunu ortaya koymuştur. Münakaşa arş, ke­lâm ve nüzul meseleleri hakkında idi.»[18]

      İbni Teymiyye zindanda iken yapılan bu münakaşa, onun 23 Rebîülevvel 707 H. yılında 18 ay içeride yattıktan sonra tahliyesine sebep olmuştur.[19]



      Îşi Tatlıya Bağlayışı


      İbni Teymiyye, zindandan çıkıp ders vermeye başladı. Camiler­de hem halka, hem de seçkin kimselere ders vermeye ve minberler­de hutbe okumaya başladı. Bu hal üzere altı ay geçmeden Mısır´da da, Şam´da olduğu gibi, birçok talebe ve dostlara sahip oldu.

      Burada iki husus dikkati çekmektedir:

      1 Kendisine işkence edenler ve onu zindana atanlarla barış­mış olması. îbni Teymiyye Şam´a gönderdiği bir mektupta şöyle der:

      «Allah sizden razı olsun, biliyorsunuz ki ben,"arkadaşlarım şöy­le dursun, gizli ve aşikâr hiçbir müslümana eziyet edilmesini sev­mem, kimseye güvenmem ve hiçbirini kınamam. Aksine ben onla­rı sever, sayar ve her birine durumuna göre iyilik dilerim. Bir in­san, ya isabetli bir içtihat eder, ya içtihadında yanılır veya günah­kâr olur. Birincisi, sevap ve mükâfaat kazanmış; ikincisi, içtihadı için mükâfaat kazanmış ve yanıldığı için de affedilmiştir. Üçüncüsü­nü de,´ bütün mü´minlerle birlikte Allah affetsin... Ben hiçbir kim­senin, yalan, zulüm* veya tecavüzle bana galip gelmesine razı olmam. Bütün müslümanlara hakimi helâl ettim ve hepsi için hayır dile­mekteyim. Nefsim için istediğim iyiliği, her mü´min için isterim. Ba­na zulüm ve iftira edenlere hakkım helâl olsun!»

      2 İbni Teymiyye zindandan çıktığı zaman anası, oğlunu gör­menin sevinciyle gözlerini sürmelemeyi arzu etmiş, oğlu ise, Şam´da olduğu gibi Mısır´da da vazifesini yapmak istemiştir. Bu maksatla anasına gözleri aydm olması ve gönlü huzura kavuşması için mek­tup yazmakla iktifa etmiştir. Bu mektupta şu ifadeler yer almak­tadır :

      «Ahmed îbni Teymiyye´den saadetli anasına,- Allah, ni´metleriyle gözlerini aydınlatsın; ona kerem ve lûtfunu bol eylesin. Onu sev­diği kullarından etsin... Ni´meÜeri için Allah´a şükreder ve fazl-u keremini artırmasını dileriz. Allah´ın ni´metleri her gelişinde art­makta olup ihsanları sayılamaz. Biliyorsunuz ki şu günlerde bizim bu memlekette kalmamız zarurî sebeplere dayanmaktadır. Bunları ihmâl edersek din ve dünya işlerimiz bozulur. Vallahi bizim, sizden uzak kalışımız kendi elimizde değildir. Eğer kuşlar bizi taşısalar der­hal yanınıza geliriz. Fakat uzaktakinin kendine göre bir özrü var­dır. Vallahi siz, meselelerin iç yüzünü bilseniz buna razı olursu­nuz...

      «Dileğim, hayır duanızı artifmanızdır. Çünkü Allah bilir, biz bilemeyiz. O, takdir eder, biz takdir edemeyiz. O, gayblan bilendir.

      Peygamber (S.A.) şöyle buyurmuştur: «Âdem oğlunun sâadeti, Al1ah´dan hayır dilemesi ve Allah´ın kısmet ettiği şeye razı olmasıdır. Âdem oğlunun bedbahtlığı ise, Allah´dan hayır dilemeyi terketmesi ve onun kısmetine razı olmamasıdır.» Tacir çoğu zaman seyahat eder. Malının zayi olmasından korktuğu için onu bitirinceye kadar bir yerde, oturur. Bizim, içinde bulunduğumuz işi anlatmamız imkân­sızdır. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. Allah´ın bol bol selâm ve rahmeti tek tek hanemizde bulunan büyük küçük, eş ve dostları­mızla birlikte, sizin üzerinize olsun. Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah´a mahsustur. Allah, Efendimiz´ Hz. Muhammed´e ve onun âl ve ashabına salât-u selâm eylesin!»[20]



      İkinci Mihneti



      İbni Teymiyye, Mısır´daki ikameti ne kadar uzarsa uzasın, Şam´a dönmek niyetinde idi. Lâkin Allah, onun Mısır´daki ikametinin tah­mininden daha fazla olmasını murad etmiş ve kendisini burada ikin­ci bir imtihanla karşılaştırmıştır.

      Bu kez karşılaştığı imtihan, fakîh ve kelâm âlimleri vâsıtasiyle olmamıştır. Bu imtihan, büyük itibar sahibi olan sûfîler vasıtasıyla olmuştur. Salâhuddin Eyyûbî tarafından bu sûfîler için bir hânkâh yaptırılmıştı. Onlar, ibâdet maksadıyla buraya gelip gidiyorlardı. 723 H. yılında Nasıruddin b. Kalavun tarafından diğer bir hânkâh daha yaptırılmıştı. Bu hânkâhların, ileride açıklayacağımız gibi, İbni Teymiyye´nin hayâtına tesiri büyük olmuştur.

      Mısır´da bâzı sûfiler, Muhyiddin b. "el-Arabî´nin vahdet-i vücût anlayışını benimsemeye başlamışlardı. Meselâ; Muhyiddin b. el-Arabi, bir dörtlüğünde şöyle diyordu:

      «Ey eşyayı yaratan nefsinde! Sen bütün yarattıklarını cerrtediyorsun Yaratıyorsun oluşu sona erenleri sende Dar da sensin, geniş de!»

      632 H. yılında ölen Mısırlı Îbnu´1-Fând, bu görüşün tesirinde kalanlar arasında idi. Keza, Mısır´da bâzı sûfîler, kendilerinin, nef-sî terbiye ve ruhî olgunluk sayesinde Allah´ın zatı ile ittisal ettikle­rini ve tekliften kurtulduklarını ileri sürüyorlardı.

      İbni Teymiyye, buna razı olamazdı. Daha önce Şam´da bâzı Rifâî sûfilerinin yapmış olduğu hokkabazlıklara razı olmamıştı. Ora­da du bu gibi görüş ve hareketleri ortadan kaldırmak için mücade­le etmişti. Elbette Muhyiddin b. el-Arabî´nin görüşlerini de tenkid edecekti. Nitekim onun görüşlerine de hvr;;ma başladı. Muhyiddm b. el-Arabî´ye hücum ederken düşünen bıv akıl, güçlü bir dil ve ce­saretli bir kaibe dayanıyordu.

      Muhyiddin b. el-Arabi´nin müridlerinden hem süfîler, hem de halk arasında büyük bir itibar sahibi olan ve «Kitâbu´I-Hikem» adlı eserin yazarı İbni Ataullah es-Sikenderi, İbni Teymiyye´yi birtakım sûfîlerle birlikte Kahire kalesine gidip sultâna şikâyet etti. Sultan adliye binasında bir meclis topladı. İr-ni Teymiyye de kendisine güven iomde topluluğu yararak huzura geldi. Kendisine; «Bu insan­lar senin için toplandı», denilince; «Hasbünaîi:îhu ve ni´mel-vekü Biz Allah yeter, O ne güzel vekildir!» dedi vy hasımlarıyla müna­kaşaya girişti. Kuvvetli ifadesi ve getirmiş olduğu ezici deliller sayesirif´e muarızlarını altetti.

      Bundan sonra sûfîler, birçok toplantılar yaptılar. İbni Teymiyye ise onlarla karşılaşmaktan yılmıyordu. Daha sonra sûfîler, İbni Tey­miyye hakkında şüpheyi çekecek şeyler ileri sürdüler. Çünkü O, Âllah´dan başkasına sığınüaznayacağına, Allah´ın kullarından hiçbir kimseden, isterse bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Pey­gamber olsun, medet umulamıyacağinı söylüyordu. îbni Teymiyye, bu sözü îbni Ataullah es-Sikenderî ile münakaşa ederken söylemiş, hazır bulunanlardan bir kısmı da; «Bu sözde bir şey yoktur.» demiş­tir. Başkadı ise, bu sözün sadece edebe aykırı olduğunu, fakat kü­für olmadığını bildirmiştir.

      Mücâdeleler çoğaldığından devletin bu İşte tahammülü kalma­mıştı. Bu karışıklıklara son vermek için bunlara sebep olan adı ge­çen müsafiri susturmak gerekiyordu. Bu sebeple İbni Teymiyye´yi şu üç şey arasında muhayyer bıraktılar: İster İskenderiyye´ye, is­ter memleketi olan Şam´a, isterse hapishaneye gidecekti. îbni Tey­miyye hapishaneyi tercih etti.

      Çünkü, İskenderiyye veya Şam´a gittiği takdirde görüşlerini açıklamaması şart koşulmuştu. Dolayısıyla O, hapishane benim için daha iyidir, dedi. Böylece söz ve fikir hürriyetinin kayıt altına alın­masına razı olmadı. Ona göre kâinatı dolduran hürriyet; bir yerden bir yere gitmek hürriyeti değil, fikir, vicdan ve söz hürriyetidir. Ger­çekten hür olan insan, fikir ve söz hürriyetini cisim hürryetinden önce bilmelidir. Görüşlerini açıklayamadan bir yerden bir yere git­mek, aklî ve ruhî bir esirliktir. Hapishanede insan hiç olmazsa bu esirliği hissetmez.

      Fakat talebeleri, onun Şam´a gelmeyi tercih etmesini istemişler. O da, 18 Şevval 707 H. yılında Şam´a gitmek üzere yola çıkmıştır; an­cak bir konaklık yol gittikten sonra peşinden yetişip Devletin kendisini hapsetmeye karar verdiğini söylemişlerdir. Sanki Devlet" er­kânı, İbni Teyrhiyye´nna Şam´a gidip talebe ve dostlarının arasına düşünce, onların zorla kabul ettirdikleri şartların dışına çıkacağını hissetmiştir.

      İbni Teymiyye tekrar mahkemeye getirildi. Bu kez kadılar ara­sında onu yakînen tanıyan, her ne kadar görüşleri- alışılmış olan şeylere aykırı ise de, ihlâs ve îmânından şüphe etmeyen bir bilgin vardı. Bu zat, İbni feymiyye´nin takva timsâli olduğunu, takvanın ise ruhlarda büyük bir tesiri bulunduğunu biliyordu. Nihayet kadı­lar, onun davranışlarında suç teşkil edecek bir şey bulunmadığına karar verdiler. Bunun üzerine kadılardan bâzısı onun hapiste kal­masına itiraz etti ve bu görüş münakaşa edilirken İbni Teymiyye; «Ben hapishaneye gidiyorum!» diyerek durumu kurtardı. Hapsedil­mesine muhalif olan Nuruddin ez-Zevâvî; «Kendisi için elverişli olan yerde bulunuyor.» dedi. Bâzıları da ona; Devlet, İbni Teymiyye´nin hapsedilmesinden başka şeye razı olmuyor, diye cevap verdiler.[21]

      Bundan sonra İbni Teymiyye, kadılara ait olan hapishaneye ka­patıldı ve kendisine hizmet edecek birinin yanında kalmasına izin verildi.

      îbni Teymiyye, kendisini hapse mahkûm eden bu mücâdeleyi fakihlerle değil, sûfîlerle yapmıştı. İhtimal ki bu sefer, kadılar ona takdir gözüyle bakmışlardı. Çünkü kendileri de vahdet-i vücûd fik­rini kabul etmiyorlardı. Bu fikir, İbni Teymiyye´nin bütün görüşle­rinden daha sivri idi. Dolayısıyla onların nazarında İbni Teymiyye, İslâm´ı müdâfaa etmekte ve ona hücum etmemekteydi. Kuvvetli bir ifadeye sahip oluşu da gözönüne alınarak, bu sefer İbni Teymiyye kadıların merhametini kazanmıştı.

      İbni Teymiyye´nin bu Seferki hapse atılışı, yanma talebelerinin gidip gelmesine mâni olmuyordu. Esasen bundan kısa bir müddet sonra kadılar ve fakîhler meclisinin kararıyla serbest bırakılan İbni Teymiyye, Sâlihiyye Medresesinde ders vermeye başlamıştı.

      Hapishaneden çıktıktan sonra insanlar onun ilim meclisine akın etmeye başlamışlardı. Görülüyor ki bu mihnet, îbni Teymiyye´nin sûfilere karşı galibiyetiyle neticelenmiştir.

      İbni Teymiyye için hakîkî mücâdele Sultan Nâsıruddin b. Kala-vun´un tahttan feragat etmesiyle başlamıştır. Bu Sultânın yerine el-Melik el-Muzaffer Baybars tahta çıkmıştır. Baybars´ın hocası, Muh­yiddin b. el-Arabî´ye ve onun görüşlerine bağlı olan Nasr el-Mucî idi. Bundan sonra îbni Teymiyye ile Baybars arasında şiddetli bir

      mücâdele başlamıştır. Çünkü Baybars, düşünce bakımından hocası Nasr el-Müncî´nin tesiri altında idi. Öte yandan o, İbni Teymiyye´yi sâbik Sultan Nâsınıddin´in adamlarından sayıyordu. Adı geçen Sul­tan, hocasıyla birleşip İbni Teynıiyye´den kurtulmak için bir çare düşündü ve onu îskenderiyye´ye sürmeye karar verdi. Zira îbni Teymiyye´nin Kahire´de bir hayli taraftarları olmuş, fakihler de onu tutmaya başlamıştı. îskenderiyye´de onun dostu ve yardımcısı yok­tu. Orada bir tuzak kurarak İbni Teymiyye´yi öldürüp rahata kavuş­maları da mümkündü.

      Fakat İbni Teymiyye´nin fazilet ve şöhreti, îskenderiyye´ye ken­disinden önce gelmişti. İlim öyle bir nurdur ki ışıkları her yere ya­yılır, onu karanlıklar perdeleyemez. îbni Teymiyye, 709 H. yılı Safer ayının son gecesi îskenderiyye´ye doğru yola çıkmıştı. İskenderiyye´ye gelir gelmez ders, vaaz ve irşad meclisleri teşkil etmeye başladı. Bu hal üzere 7 ay, yâni Nasıruddin b. Kaîavun tekrar tahta çıkıncaya kadar devam etti. Bu 7 aylık zaman içinde îskenderiyye´­de İbni Teymiyye ile sûfîlerden bir fırka mücâdele etti. îbni Seb´in denilen ve felsefeile tasavvufu birleştirici birrnetpda sahip olan mu­tasavvıf filozof bir şahsa bağlı bulunan bu fırkanın adı Seb´îniyye idi.

      Sultan Nasıruddin, Mısır tahtına tekrar çıkınca İbni Teymiyye´­yi Kahire´ye davet etmiş, O da bu daveti memnuniyetle kabul ede­rek buraya dönmüştür. Kahire´ye 8 Şevval 709 H. günü ulaştıktan sonra Hz. Hüseyin´in makamına yakın bir semtte ikamet etmiş ve kendisini tamamen ilme vermiştir. Kendisine kötülük edenler, gelip özür dilemişlerdir. O da, hepsini istisnasız affetmiş ve: «Bana kötü­lük edenlere hakkım helâl olsun.» demiştir.

      Burada îbni Teymiyye´nin şerefli bir tutumunu anlatmamız ye­rinde olur. Şöyle ki: Sultan Nasıruddin tahtına yerleşince, îbni Tey­miyye´ye kötülük eden âlim ve kadılardan intikam almak istemiş­tir. Bu kadı ve bilginler, birinci mihnetinde îbni Teymiyye´yi hapse mahkûm etmişler ve O, bu yüzden 18 ay zindanda kalmıştı. Fakat bunlardan intikam almak hususunda kendisinden fetva almak is­teyen Sultana, îbni Teymiyye; «Onların kanı haramdır, onlara iş­kence etmek de caiz değildir,» demiştir. Sultan da; «Onlar sana iş­kence ettiler ve seni defalarca öldürmek istediler,» demiştir. Âlice­nap îbni Teymiyye ise, buna şöyle cevap vermiştir: «Bana işkence edenlere hakkım helâl olsun. Allah ve Resulüne karşı kötülük eden­lerden Allah kendi intikamını alır. Ben, nefsim için galip çıkmak is­temem. İbni Teymiyye bununla yetinmemiş. Sultandan onları af­fetmesini de dilemiş ve: «Eğer onları öldürürseniz, yerlerini dolduracak kimseleri bulamazsınız, diyerek affedilmelerini temin etmistir.

      îbni Teymiyye´nin affettiği bu insanlar arasında îbni Mahhalla da vardı. Bu kadı, îbni ´Teymiyye´ye karşı çok şiddetli davranmış, onun kendisini müdafaa etmesine bile mâni olmuş ve onu muhake-» mesiz olarak zindana atmıştı. îşte bu kadı, sonunda İbni Teymiyye´­yi övmekten başka bir şey yapamamış ve şöyle demi$tir: «Biz îbni Teymiyye´nin benzerini görmedik. Ona kötülük etmek istedik, fakat gücümüz yetmedi. O ise, gücü yettiği halde bizi bağışladı.»

      Bu gelişinde îbni Teymiyye, Kahire´de yerleşmeye karar vermiş­tir. Kitaplarının gönderilmesi için memleketine mektup yazmış; ders, fetva, vaaz ve irşâd işleriyle uğraşmaya başlamıştır. Bu kez âlim­ler, onun ilmini açıkça tenkit edememiş, ileri gelen sûfîler görüşle^ rine dil uzatamamışlardır. Onlar bu kez îbni Teymiyye´nin sözlerine inandıkları veya Allah´dan korktukları için değil, Sultandan kork­tukları için böyle davranmışlardır.

      Dolayısıyla onun fakîh ve sûfîlerden hasımları başka bir yol­dan harekete geçmişlerdir. Bu da, halkı, îbni Teymiyye aleyhine kışkırtmak olmuştur. Fakat onun kuvvetli ifadesi, delil getirişi ve şahsiyeti sayesinde kendilerinden daha çok dost ve taraftar kazandığını unutmuşlardır. Bunun üzerine iki olay meydana gelmiştir:

      1 4 Recep 711 H. tarihinde bir topluluk, düşmanlarını tahrik etmek suretiyle İbni Teymiyye´nin dövülmesine sebep olmuştur.Bu­nun üzerine Hüseyiniyye mahallesi halkı toplanmışlar ve intikam almak için îbni Teymiyye´den ısrarla müsaade istemişlerdir. îbni Teymiyye, onlara; «Hak ya benim, ya sizin, ya da Allah´ındır. Eğer hak benimse helâl ettim. Sizinse ve beni dinlemiyorsanız istediğini­zi yapabilirsiniz. Eğer hak Allah´ınsa, O hakkuıı dilediği zaman alır»,

      demiştir.

      2 Aynı ay içinde kötü sözle ona tecâvüz edilmiştir. Fakat bu seferki tecâvüz, câhiller tarafından değil, bâzı fakîhler tarafın­dan yapılmıştır. Bunlar, îbni Teymiyye´ye önce hakaret etmişler, sonra da özür dilemişlerdir. Acaba böyle özür dilemelerinin sebebi, Sultandan korkmuş olmaları mıydı Durum ne olursa olsun, Şeyh, îbni Teymiyye, onları da bağışlamış ve -. «Nefsim için galip çıkmak istemem», demiştir.

      Kahire´de oturduğu bu müddet içinde îbni Teymiyye gördüğü kötü şeyler üzerine Sultanın dikkatini çekiyordu. Meselâ; şehir ve taşrada rüşvet çoğalmıştı. îbni Teymiyye, Sultan Nasıruddin´e bu durumu sert bir mektupla bildirdi. Bu mektupta şu sözler yer alı­yordu : «Hiç kimse mal veya rüşvetle vazifeye tâyin edilmesin. Çünkü bu, ehliyetsiz kişilerin işbaşına getirilmesine sebep olmaktadır.» Ayrıca kısas işleri de başıboş bırakılmış, öç almak için işlenen cina­yetler yaygın hale gelmişti. Bunun üzerine Sultan, işi ciddî tutmuş ve kısas işlerini, şer-i şerifin hükümlerine uygun olmak üzere, der­hal tatbîka başlamıştır.[22]



      Şam´a Dönüşü



      İbni Teymiyye, Mısır´da ilim ve takva yönünden üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Burada va´zetmiş, ilim öğretmiş, Allah yo­lunda mücâdele etmiş ve işkencelere katlanmıştır. Artık aile ve ak­rabalarının yanma, büyüyüp yetiştiği eve dönmek hakkı idi. Fakat O, ancak cihâda katılacağı için Şam´a döndü.

      712 H. yılı Şevval ayında Sultan Nasıruddin Moğollarla karşı­laşmak üzere büyük bir ordu hazırlamıştı. Çünkü Moğollar, müslü-manian rahatsız ediyorlar ve yeryüzünde fesat çıkarıyorlardı. Sul­tan Nasıruddin bu cihad sırasında İbni Teymiyye´yi yanından ayır­mak istemedi. İbni Teymiyye cihad´dan yılacak bir insan değildi. Kılıcını kuşanmış olarak Şam´a geldi. Bu sefer O, elli yaşını geçmiş ve oldukça ihtiyarlamıştı. Daha önce kılıcına sarılıp savaş meydanı­na atıldığı zaman genç olup kırkma değmemişti.

      İbni Teymiyye, 713 H. yılı Zilka´de ayının başında Şam´a ulaş­tı.[23] Allah mü´minleri bu savaştan kurtarmıştır. Çünkü, gelen ha­berlere göre Moğollar geri çekilmişlerdi.

      Bu gelişinde Şeyh (İbni Teymiyye) Şam´da yerleşip kaldı. Bun­dan sonraki durumunu îbni Kesir şöyle anlatır:

      «Şeyh (îbni Teymiyye) Şam´a gelip yerleştikten sonra diğer ilimlerle, eser telif ve neşriyle, insanlara sözlü ve yazılı fetva ver­mekle, şer´î hükümleri açıklamak için ictihadla uğraşmıştır. Bâzı meselelerde dört mezheb İmamlarına uyarak ictihadda bulunur ve fetvalar verirdi. Bâzan da fetva verirken onlara ve bu nıezhebîerin meşhur kavillerine aykırı davranırdı. Onun, İmam ve mezheblerin görüşleri arasından seçme (tercih) lerde bulunarak ve kendi içti­hadına dayanarak vermiş olduğu fetvalar birçok cildler teşkil eder. O, daima kendi görüşlerine Kitab, Sünnet, sahâbî ve selefin sözle­rinden deliller getirirdi.»

      Şam ve Mısır´daki hayâtının ilk devresinde îbni Teymiyye´nin doğru gördüğü akideyi açıklamaya çalışmış olduğunu, fıkhı görüş­lerinde de îmanı Ahmed b. Hanbel´in mezhebine bağlanmış olup bu mezhebin dışına pek az çıktığını düşünebiliriz.

      Hayâtının ikinci devresinde ise, daha çok fürû´ ilmine önem ver­miş, fer´î fıkıh meselelerini selefiyeci aklı ve sağlam düşüncesiyle incelemeye koyulmuş, bu konuda dört mezheb İmamlarına muha­lif, ya da bu mezheblerin meşhur olan veya olmayan görüşlerine muvafık sonuçlara varmıştır. Fakat, İbni Teymiyye´nin seçmiş (ter­cih etmiş) olduğu görüşler, mutlaka Kitab veya Sünnet´den aldığı bir delile dayanıyordu.[24] Onun bu uğurdaki çalışmaları çok zen­gindir. îbni Teymiyye, ihtiyaç duyduğu zaman doğru olan ve bir nass veya kendisinin incelemeleri sonunda ulaşmış olduğu kanaat tarafından desteklenen fıkhı kıyâsı kolayca tatbik ederdi.

      İbni Teymiyye´nin hayâtının böyle iki devreye ayrılışı, onun bi­rinci devrede fıkıhla uğraşmadığı, sadece ikinci devrede fıkha önem verdiği anlamına gelmez. Diyebiliriz ki, O, hayâtı boyunca fıkıhla uğraşmıştır. Ancak hayâtının iki devreye ayrılışı fıkha vermiş ol­duğu ehemmiyete nisbetledir. Yâni hayâtının ikinci devresinin en çoğunu fıkıh işgal etmiştir. Fıkhı, O, meşhur büyük mezheblere gö­re inceleme sınırlarının dışına çıkarmış ve onu daha geniş bir ufuk­la tetkik etmiştir. îbni Teymiyye iki hususa çok önem vermiştir.

      1 Asıl kaynaklarından faydalanarak Kur´ân ve Sünnet fık­hını tetkik etmiştir.

      2 Ehl-i Beyt İmamlarının görüşlerini incelemiştir. Şiîlik id­dia eden bâzı zümrelerden nefret etmesi, ekseri Ehl-i Beyt İmam­larının bir kısım görüşlerini içine alan şiî fıkhını incelemsine engel olmamıştır.

      İbni Teymiyye, bu incelemeleri yaparken kendisini Hanbelî sa­yardı ve en azından talebeleri; onun, bütün mezheblerden yapmış olduğu birçok tercihlere, hiçbir kimsenin tavassutuna lüzum görmeksizin Kitab ve Sünnete yönelişine rağmen, Hanbelî mezhebine bağlı olduğunu söylerler. İbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel´in fıkhı­na daima hayranlık duyardı. Fakat onun duyduğu bu hayranlık, mutaassıb bir mezheb mensubunun duyduğu hayranlık değil, araş­tırıcı ve tercih edici bir gözle bu mezhebi inceleyen bir insanın duy­duğu hayranlıktı. O, îmam Ahmed b. Hanbel´in mezhebi hakkında şöyle demiştir:

      «İmam Ahmed Kitab, Sünnet, sahâbî ve tabiîlerin sözlerini ötekilerden daha iyi biliyordu. Bunun içindir ki, başkalarında olduğu gibi onun nassa muhalif zayıf bir görüşü yoktur. Ancak onun mez­hebinde, ekseriya daha kuvvetli bir görüşe muvafık olan görüşler mevcuttur. Diğerlerinden ayrıldığı meseleler üzerinde Ahmed b. Hanbel´in görüşü ona göre daha üstündür. Zaruret halinde zimmîlerin müslümanlar aleyhine yapmış oldukları şahitliğin kabulü, yol­culuk sırasında yapılan vasiyetin muteber oluşu vs. görüşleri böy­ledir.»

      Bundan anlaşılıyor ki, İbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel´in fık­hını onun şahsı için değil, Kitab ve Sünnet´e sımsıkı bağlı olduğu için tercih etmektedir. Bununla beraber, O, Hanbelî fıkîuna taassub derecesinde -bağlanmıyordu. Birçok meselelerde başka mezheblerin görüşlerini tercih ediyordu. İbni Teymiyye taassubun, nefsin haya­sından ileri geldiğini, hüccet ve burhandan doğmadığını kabul eder ve şöyle derdi:

      «Kim, İmamlardan birine taassub derecesinde bağlanırsa hava ehline benzemiş olur. İster îmam Mâlik´e, ister îmam Ebü Hanîfe´ye, ister İmam Ahmed b. Hanbel´e bağlanmış´ olsun. Bunlardan birine taassub derecesinde bağlanan kimse, bağlanmış olduğu İmamın ilim ve din hususunda kıymetini bilmiyor ve öteki İmamları da takdir, edemiyor demektir. Böylece câhil ve zâlim insanların durumuna düş­mektedir. Halbuki Allah, ilim ve adaleti emrediyor, cehalet ve zu­lümden nehyediyor. Kur´ân´da; «İnsan onu (emaneti) sırtına yük­lendi. Çünkü o, çok zâlim ve câhildir.»[25] buyurulmuştur. îşte îmam Ebu Yûsuf ve İmam Muhammedi insanların, îmam Ebû Hanîfe.ye en iyi bağlı olanları bunlardır. Keza, îmam Ebû Hanîfe´nin kavlini en iyi bilenler, de onlardır. Böyle olduğu halde birçok meselelerde ona muhalefet etmişlerdir. Çünkü Sünnet ve ellerindeki hüccet, bu meselelerde ona uymamalarını gerektiriyordu. Onlar, bununla bir­likte hocalarına daima saygı gösteriyorlardı.»

      Böylece İbni Teymiyye, taassub boyunduruğunu kırmış ve dört İmamın görüşlerine bağlı kalmaksızın hür bir araştırmaya yönelmiş­tir.[26] Bu araştırma ve incelemelerin sonunda bazı önemli meseleler hakkında birtakım fıkhî neticelere ulaşmıştır. îşte bunlardan bir­kaç misal:

      1 îbni Teymiyye, talâk (karı boşama) sözünün yemin haline geldiğini görmüştür. İnsanlar, (Allah´a yemin eder gibi karılarını boşamak üzere yemin etmeye başlamışlardır. Ancak insan, Allah´a yemin edip sonra bu yemini bozarsa keffâret olarak ,ya bir köle âzâd-edecek, ya bir gün on fakiri doyuracak veya giydirecek, bunlara gü­cü yetmezse üç gün oruç tutacaktır. Talâk üzerine ettiği yemini bo­zarsa karısı boş olacak´, yuvası dağılacak ve evlilik dediğimiz mu­kaddes münasebet sona erecektir. îşte bu netice, Îbni Teymiyye´yi korkutmuştur. Bunun üzerine O, Allah´ın Kitab ve Peygamber´in Sünnetinde buna bir delil aramış, fakat böyle bir delil bulamadığı gibi, selefin görüşlerinde de bunu gösteren bir şey bulamamıştır. Ki­şi, bu yemini ile karısını boşamak istemediğine göre, evliliğin sona ermesini gerektiren hiçbir şey yoktur. Dolayısiyle îbni Teymiyye, Talâk şartıyla yapılan yeminin bozulmasıyla karının boş olmayaca­ğına fetva vermiş ve kendi görüşünü Ehl-i Beyt İmamlarından inti­kal eden sözlerle desteklemiştir.

      îbni Teymiyye 718 H. yılında bu fetvasını açıklayınca fakîhlerin tenkidine uğramıştır.

      2 îbni Teymiyye, Kur´ân nassı ile bağdaşan rivayetleri tesbit etmiş ve görmüştür ki «üç» sözünü ağıza alarak karıyı bir de­fada üç talâkla boşamak mümkün değildir.[27] Böyle bir boşamada kadın, ancak bir talâkla boş olur. Çünkü Allâhu Teâlâ Kur´an´da; «Talâk (boşama) iki defadır.»[28] buyurmuştur.[29]

      Tabiîlerden birçoğu bu görüştedirler. îbni Teymiyye, bu görü­şünde Ehl-i Beyt İmamlarından[30] rivayet edilen haberleri benim­semiş ve dört mezheb İmamlarına muhalefet etmiştir.

      3 İbni Teymiyye´ye göre bir kimse karısı ayhali thayız) gö­rürken boşasa talâk vâki olmaz. O, bu görüşüne, Peygamber (S.A.) ´-in Abdullah b. Ömer´e vermiş olduğu emri delil olarak gösterir. Yâ­ni Abdullah b. Ömer, ayhali gören karısını boşadığı zaman Peygam­ber (S.A.), ona, karısına tekrar dönmesini emretmiştir. Ibni Teymiyye bu meselede de Ehl-i Beyt İmamlarından rivayet edilen görüşü benimsemiştir.[31]

      İbni Teymiyye, bunlara benzer daha birçok fetvalar vermiş ve dört mezheb İmamlarına muhalefet etmiştir. Bâzı âlimler kendisine böyle fetva vermemesini tavsiye etmiş, O da bir ara susmuştur. Fa­kat, sonra bu gibi fetvalar vermeye devam etmiştir. Daha sonra dört mezheb İmamlarına muhalif olarak böyle fetvalar vermemesi için Sultandan bir emir gelmiş ise de, îbni Teymiyye bu türlü fet­valar vermede ısrar etmiştir. Çünkü O, dîninde küçülmek istemiyor ve söylediklerinin doğruluğuna güveniyordu.[32]



      Üçüncü Mihneti


      İbni Teymiyye, talâk meseleleri üzerinde kendisine göre fetva­lar vermeye devam ediyordu. Sultana,, onun yeniden fetvalar ver­meye başladığı haberi ulaştı, Halbuki Sultan, İbni Teymiyye´nin dos­tu idi. Tekrar tahta çıktıktan sonra onun bir gün bile hapishanede kalmasına razı olmamıştı. Sultan, Ibni Teymiyye´nin kendi emrini reddedişini hoş karşılamadı. Halbuki açıkça emir göndererek bu gi­bi fetvalardan onu menetmişti. Sultanın vicdanı, dört mezheb İmam­larına muhalif olarak fetvalar verilmesine razı olmuyordu. Gerçi îbni Teymiyye´ye saygı gösteriyordu. Fakat, dört mezheb İmamları­na karşı duyduğu saygı daha büyüktü.

      Bu sebeple Sultan 19 Ramazan 819 H. tarihinde bir ferman gön­dermiş ve bu fermanda İbni Teymiyye´ye ayırdığı bir bölümde onu fetvadan menetmiştir. Bu ferman kadı, müftî ve fakîhlerden bir top­luluk huzurunda îbni Teymiyye´ye okunmuş ve Sultanın önceki em­rini dinlemediği için serzenİşte bulunduğu bildirilmiştir. Sonra top­lantı, İbni Teymiyye´ye bu gibi fetvalardan vazgeçmesi için kesin bir şey söylenmeden dağılmış, îbni Teymiyye de fetvalarına devam et­miştir. Sultan tarafından îbni Teymiyye´yi meneden mektup ve ser­zenişler devam etmiştir. Fakat Sultan, bu işe daha fazla göz yuma­mazdı. O göz yumsa bile kadı ve müftîler bu işin peşini bırakmıyorlardı. Çünkü onlara göre, İbni Teymiyye´nin dört mezheb İmamları­na muhalif olarak fetva vermesi açıkça sapıklıktı.

      Bu yüzden hükümet konağında ve Saltanat Naibi (vekili) nin huzurunda bir meclis kuruldu; dört mezhebin kadı, müftî ve fakîh-leri burada toplandılar. îbni Teymiyye de geldi. Ona serzenİşte bu­lundular. Bu gibi meselelerde bir daha fetva vermemesini rica etti­ler. Onlar, îbni Teynıiyye´ye sadece serzenİşte bulunuyor, münaka­şaya yanaşmıyorlardı. Tekrarlanan rica ve serzenişlerin bir faydası olmadığını görünce, îbni Teymiyye´nin Şam Kalesine hapsedilmesini kararlaştırdılar. îbni Teymiyye, burada 22 Recep 720 tarihinden 10 Muharrem 721 H. tarihine kadar beş ay 18 gün yatmıştır.

      Bundan sonra hürriyetine kavuşan İbni Teymiyye, serbestçe derslerine devam etmiş ve buna benzer meseleler üzerinde yeniden fetva vermeye başlamıştır. Fakîhler, îbni Teymiyye´nin bu gibi fet-vâlarına razı olmamakla beraber, artık alışmışlardı. O da araştır­ma, yazma ve teliflerine devam etmiştir, 712 H. yılından itibaren başlayan hayatının bu devresi, onun fıkhı alanda çok verimli oldu­ğu yıllarını teşkil eder. İbni Teymiyye, bu arada akaid dersleri ve­riyor, sûfilerin tutum ve bid´atlanm tenkid ediyor, fakat en çok fıkhî meselelerle uğraşıyordu.[33]



      Son Mîhneti


      İbni Teymiyye derslerine devam ediyor, kitap ve risalelerini gözden geçiriyordu. Bu kitap ve risalelerinin bir kısmı akaide, bir kısmı siyasete, bir kısmı da fıkha aitti. O, kudretli aklı ve ihlâslı ru­hu ile dinleyicilerine feyz veriyordu. Nihayet 726 H. yılında Şam-Ka­lesine hapsedilme emri geldi. Sultanın durumundaki bu değişiklik üzerine biraz tafsilâtlı bilgi vermek istiyoruz. Şöyle ki:

      İbni Teymiyye´nin felâkete uğramasını bekliyenler birkaç kıs­ma ayrılıyorlardı. Sufî ve râfizîlerden bâzıları görüşlerine düşman olmuşlar, fakîhlerden bir kısmı da fıkhî görüşlerini sapıklık ve din dışı sayıyorlardı. Bütün bunlar söz birliği edip îbni Teymiyye´ye bir tuzak hazırlamaya karar verdiler. Bu maksatla onun hem halkı, hem de seçkin kimseleri öfkelendirecek bir görüşünü tesbite çalış­tılar. Nihayet 17 sene önce vermiş olduğu bir fetvayı bulup ortaya attılar. Bu fetvasında O, sâlih kimselerin kabirlerini ziyareti mene-diyordu. Hattâ, Peygamber (S.A.)´in kabri bulunan Ravza-i Mutahhara´nın ziyaretini de hoş görmüyordu. îşte o fetvadan buraya bâ­zı pasa)lar alıyoruz:

      «Saîd b. Mansur´un Sünen´inde rivayet edildiğine göre Abdul­lah b. Hasan b. Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib, sık sık Peygamber (S.A.) ´in kabrini ziyaret eden birini görmüş ve ona Peygamber (S.A.) in şu hadîsini haber vermiştir: «Benim kabrimi bayram (yeri) yapmayı­nız. Bana sadece salâvat okuyunuz. Sizin salâvatınız, nerede olursa­nız olunuz bana ulaşır.[34] Seninle Endülüs´teki bir insan arasında hiçbir fark yoktur. Buharı ve Müslim´in Sahîh´lerinde Hz. Âişe´den rivayet edildiğine göre Peygamber (S.A.), ölüm döşeğinde iken şöy­le buyurmuştur; «Yahudi ve Hıristiyanlara, Peygamberlerinin kabir­lerini mescid yaptıkları için Allah lanet etmiştir.» Eğer böyle olma­saydı Peygamber (S.A.), kabrinin açığa yapılmasını isterdi. Fakat, kabrinin mescid haline getirilmesinden hoşlanmamıştır. Sahâbiler de onu Hz. Âişe´nin hücresine defnetmişlerdir. Halbuki onlar, cena­zelerini çöle defnediyorlardı. Hiç kimse, Peygamber (S.A.)´in kabri­nin başında namaz kılıp orayı´ mescid haline getiremez. Peygamber (S.A.)´in kabri put yapılamaz. Velid b. Abdilmelik zamanına kadar Peygamber Efendimizin kabrinin bulunduğu hücre rnescidden ayrı îdi. Sahâbî ve tabiîlerden hiçbir kimse oraya ne namaz kılmak, ne kabre el sürmek ve ne de dua etmek için giriyorlardı. Aksine, bun­ların hepsini mescidde yapıyorlardı. Selef-i sâlih, Peygamber (S.A)´e salât-u selâm etmek istedikleri zaman kıbleye dönüyorlardı, kabre dönmüyorlardı. Peygamber (S.A.)´e salat-u selâm okumak için ayak­ta durma konusuna gelince; Ebu Hanîfe, yine kıbleye dönülmesi gerektiğini, kabre dönülmemesini söylemiştir. Öteki İmamların ekseri­si dua okunurken kabre dönüleceğini söylemiştir.»

      Bu fetva, çok önceleri verilmiş ve hiçbir fitneye sebep olmamış­tı. Hiçbir kimse bu fetvayı İbni Teymiyye aleyhine bir vâsıta olarak kullanmaya teşebbüs etmemişti. Çünkü İbni Teymiyye´nin o za­manlar Sultan´ nazarında itibarı yüksekti.

      Talâk meseleleri üzerinde verdiği fetvalardan ötürü İbni Tey­miyye ile Sultanın arası açılınca bunu fırsat bildiler. Sultan ve hal­kı onun aleyhine kışkırttılar. Çünkü Peygamber (S.A.)´e karşı son derecede kudsî bir saygı besleyen halk üzerinde bu fetvanın kötü bir etkisi olacağı besbelli idi. Zîrâ Müslümanm ruhu, "Peygamberi­nin şahsıyla ilgili ufacık,bir hareket karşısında derhal feveran ede­bilirdi.

      İbni Teymiyye aleyhine tertip hazırlayanlar bu durumu Sultana yazdılar ve îbni Teymiyye´nin hadîslerini tahrif ettiğini söylediler. Sultan da, îbni Teymiyye´nin münasip bir hapishaneye atılmasını istedi. Bu hususla ilgili emir, 7 Şaban 726 H. tarihinde Şam´a geldi, îbni Teymiyye´ye tebliğ edildi. Bunun üzerine Ibni Teymiyye Şam Kalesine nakledildi ve kendisine aylık bağlandı. Kardeşi Zeynüddin de Sultanın müsaadesiyle yanında kalıp hizmetlerini görüyordu,

      İbni Teymiyye, tevkif edildikten sonra gizli olan kötü niyetler ortaya çıktı. Onun talebe ve dostları türlü işkencelere uğratıldı. Baş-kadı (Kâdı´l-Kudat) bunlardan bir topluluğun hapsedilmesini, baş­ka bir topluluğun da ceza olarak hayvanlara bindirilip sokaklarda teşhir edilmesini emretti. Daha sonra İbni Teymiyye´nin bu talebe ve yalanlan serbest bırakıldı. Fakat, onun en aziz talebesi ve ken­dinden sonraki bayraktarı Şemsüddin İbni Kayyım el-Cevziyye ha­pishanede bırakıldı.[35]

      Bu tevkif olayı ihlâslı insanların üzüntüsüne,, hased ve bid´atçıların da sevincine sebep oldu. Bundan sonra bid´atlar, arttı. Âlim­lerden bid´at düşmanları kötü durumlara düştü. Üzüntü, sadece Şam´ın ihlâslı âlimlerine inhisar etmedi. Bağdad âlimlerine de sıç­radı. Onlar da, Sultan Nasıruddin´e mektup yazarak, bid´ata karşı çekilmiş olan bu keskin kılıcın kınına sokulmasından sonra müslü-manlara gelen felâketleri anlatmışlardır. Bu mektupta şu satırlar yer almaktadır:

      «Şark memleketlerinde ve Irak havalisinde bulunan müslüman-lar, Şeyhü´l-îslâm Takıyyuddin Ahmed îbni Teymiyye´ Allah ona selâmet versin nin başına gelen felâketi duyunca çok üzülmüş­lerdir. Bu olay, dindar kimselere pek" ağır gelmiş, dinsizlerin başı büyümüş, hava ehli ile bid´atçılann gönülleri hoş olmuştur.»

      Bu bölgenin âlimleri, felâketin büyüklüğünü, hava ehli ile bid´atçılann seviçlerini, bunların büyük âlim ve fâzıl kimselerle alay et­tiklerini görünce durumun fecaatini Sultan hazretlerine. bildirmiş­lerdir. Ayrıca îbni Teymiyye´nin vermiş olduğu fetvaları tasvip ettiklerini de yazmışlardır.

      İbni Teymiyye´yi Mâliki, Hanefî ve Şafiî mezheblerine mensup birçok âlimler böylece´ desteklemişlerdir. Bundan anlaşılıyor ki îbni. Teymiyye´nin ileri sürdüğü fikirler, Mısır, Şam ve.Irak âlimlerinin çoğu tarafından öğrenilmiş ve bu âlimler üzerinde müsbet bir tesir icra etmiştir. Hapsedilişi ise, hava ehli ile bid´atçılann bağrına soğuk su serpmiştir.

      Hapishanenin dışmdakileri bırakalım da, o hür mahkûmu anla­talım. Dişardaki hasedçiler ona işkence ettirmek için uğraşırken bâ­zıları da gülüp oynuyorlardı. îbni Teymiyye ise, muttaki bir mü´mi-nin gönül rahatlığı içindeydi. Çünkü olaylarm böyle cereyan edece­ğini biliyordu. Dolayısıyla; «Ben böyle olacağını tahmin ediyordum. Bunda da çok hayır ve büyük bir maslahat vardır.» demiştir. îbni Teymiyye, esasen sükûnete muhtaçtı. Şehrin gürültüsünden usanmştı. O, yattığı bu hapishanenin sessiz ve sakin köşesinde şu iki şeyle meşgul oluyordu:

      1 İbâdet ve Kur´ân okumak,

      2 Görüşlerini bu sakin yerde yeniden inceliyerek kaleme al­mak.

      İbni Teymiyye, burada kaldığı müddet içinde tefsir yazmakla uğraşmış.ve insanlarla ilişkisini kesmemiştir. İnsanlar, kendisine mektuplar gönderiyor, O da bunları cevaplandırıyor ve sorularına fetvalar veriyordu. İbni Teymiyye´nin bu mektupları halk arasında yayılıyor ve ilgi görüyordu. Belki de kendisinin onlardan uzak tu­tuluşu, ilgi ve sevgilerini artırıyordu. Aralarında olsaydı ihtimal ki bu kadar tesirli olmazdı. Çünkü menedilen ve gizli tutulan şeyler, serbest ve alenî olan şeylerden daha çok yayılır; insanların ruhları böyle şeylerle daha çok ilgilenir, bunlar kıymetli ve nâdir şeyler gi­bi herkes tarafından merak ve tecessüsle karşılanır.

      Buna göre îbni Teymiyye´nin, fikir ve görüşleriyle mücadele et­mek isteyenler onun cismini hapsetmişler, fakat fikir ve görüşleri­ni zindana sokamayınca, bâzı hükümet adamlarını kandırarak, zin­danın karanlıklarından sızıp gelen ve âlimleri aydınlatan bu fikir nurunu söndürmeye çalışmışlardır.

      Bu gizlice hazırlanan tertibin sonunda 9 Cemâziyelâhir 728 H. tarihinde îbni Teymiyye´nin yanında bulunan kitap, kâğıt, hokka ve kalem cinsinden ne varsa hepsi elinden alınmıştır. Böylece îbni Tey­miyye, okuyup yazmaktan kesin olarak menedilmiştir. Onun yazdığı veya mütalâa ettiği kitaplar bu yılın Recep ayı başında «el-Mekte-betu´I-Kübra Büyük Kütüphane» ye taşınmıştır. Bunlar, altmış cilt ve ondört büyük dosyadan ibaret olup adı geçen kütüphanede mu­hafaza altına İmmiştır.

      Bu tazyikin sebebini İbni Kesîr şöyle anlatır: «Bu baskının se­bebi şudur: îbni Teymiyye, kendisine kabir ziyareti konusunda red­diye yazan Mâliki âlimlerinden îbnu´I-îhnâî´ye[36] cevap verirken onu techil etmiş ve bir şey bilmediğini söylemiştir. îbnu´l-îhnâî de, Sultanın huzuruna çıkıp ona îbni Teymiyye´yi şikâyet etmiştir.»[37]

      îbni Teymiyye üzerindeki tazyik son haddine varmış, hattâ oku­ma ve yazmadan bile onu menetmişler, yanında kalem ve hokka da­hi bırakmamışlardır. Fakat onun cevval ye çalışmaktan yılmayan fikri mahkûm edilememiştir. İbni Teymiyye, bâzan hatırına gelen bir kısım şeyleri yazmak mecburiyetinde kalır ve bunları kömürle ele geçirdiği kâğıt parçalarına kaydederdi. Sonra bir araya toplan­mış olan bu dağınık kâğıt parçalarını tafih, îbni Teymiyye´nin eser­leri olarak bize kadar muhafaza etmiştir.

      îbni Teymiyye, bu imtihana da sabır ve celâdetle katlanmıştır. Zira O, bunun büyük cihad olduğuna inanıyor ve bu konuda şöyle diyordu: «Biz vallahi, Allah yolunda büyük cihad içindeyiz. Hattâ bizim bu cihadımız, Gazan (Mahmud)´la, cebeliyye, cehmiyye, ittihadiyye[38] ve emsaliyle yaptığımız cihadın aynıdır. Bu, Allah´ın bize ve insanlara vermiş olduğu en büyük nimettir. «Fakat insanların çoğu bunu bilmezler»[39]

      fşte bu satırlar, İbni Teymiyye´nin kömürle yazdığı kâğıtlar üze­rindeki sözlerinden alınmıştır.

      Bu sıkıcı hapishane hayatı, İbni Teymiyye için uzun sürmemiş­tir. Çünkü Allah, 20 Şevval 728 H. tarihinde bir hastalıktan sonra onun ruhunu kabzetmiştir.[40] O, hayatı boyunca olduğu gibi son günlerinde de dehşetli idi. Şam´daki Saltanat Naibi, İbni Teymiyye hastalanınca yanına gidip özür beyan ederek, yapmış olduğu kusur ve eziyetten ötürü helâllaşmak istemiştir. O büyük insan, Vâli´ye şöyle cevap vermiştir:

      «Ben hem sana, hem de haklı olduğumu bilmediği halde bana düşmanlık edenlere hakkımı helâl ettim. Beni zindana attıran o bü­yük Sultan Nasıruddin´e de hakkımı helâl ettim. Çünkü O, bana bunları başkalarının tahriki ile yaptığı için mazurdur ve bunları nefsini korumak için yapmamıştır. Benimle ilgili olan herkese hak­kımı helâl ettim. Ancak bundan, Allah ve Resulünün düşmanları hariçtir.»

      îbni Teynıiyye ölünce devam edegelen hareketler de sona erdi Şam halkı o büyük âlimlerinin hattâ bütün müslümanlann büyük âlimlerinin cenazesine lâyıkı veçhile alâka gösterdi. Muhteşem bir cemâat, onu ebedi istirahatgâhına tevdi etti. Halbuki Allah, bu büyük ve hür bilgin´e, öldüğü zaman kendisine hayır duâ edecek bir evlât takdir etmemişti.[41]

      îbni Teymiyye, Sultan Nasıruddin´le o derecede sıkı bir dostluk kurmuştu ki Sultan, îbni Teymiyye´ye işkence eden âlimlerin boy­nunu vurmayı dahi istemiş, fakat îbni Teymiyye onlara iyilikten başka bir şey düşünmemişti. Eğer O, Sultanın nezdindeki mevkiine sahip iken ölseydi bâzısı; O, Sultana tâbi ve onun arzusuna göre hareket eden adamlarından biri olup, ancak hükümdarın kuvvetine dayanarak yükselmiştir, diyecekti. Lâkin Yüce Allah, bu ilim ada­mını, kendisinin öz cevheri ve hakîkî şahsiyeti ile ortaya çıkardı. Şöyle ki: O, hür ilim adamı,-Allah´dan başkasına tâbi1 olmamış, hak­kı söylemiş, sarsılmamış ve daima kendisine itimat etmiştir. O, san­ki gölgesinden herkesin faydalandığı ulu bir ağaçtı. Gücünü, ancak her ´şeyi yaratan Allah´dan alıyordu. Eğer Sultandan kuvvet alsay­dı O, kendisini zindana atmazdı. Bu kesin olarak göstermektedir ki îbni Teymiyye, başkalarına tâbi´ değil, bilâkis, başkaları ona tâbi´ idi. O hür ve kendisinin efendisi idi. Ne kendisi, ne de fikri hiç bir Kimsenin esîri değildi.

      Rahmetli bü ilim adamı, Allah ondan razı -olsun âlimler arasındaki yerini aldıktan sonra ölünceye kadar otuz yıldan fazla bir zaman hak bildiği yolda mücadele ve müçâhede ile uğraçmıştır.

      Birisi şöyle bir sual sorabilir: îbni Teymiyye, Sultan nezdiride büyük bir i´tibar sahibi iken niçin durumu birdenbire değişmiş, Sul­tan ona, Önce hapishanede iyi muamele edilmesini emrettiği halde sonra şiddet göstermiştir Bu soruya şöyle bir cevap verebiliriz: Olaylar birbirini açıklamaktadır. Sultan Nasıruddin Mısır´da otu­ruyordu, îbni Teymiyye ise buradan ayrılmış, derslerine Şam´da de­vam ediyordu. îbni Teymiyye´ye karşı Sultanın durumundaki deği­şikliği anlamak için tarih kitaplarına başvurmamız gerekiyor, el-Makrîzî şöyle der:

      «Sultan Nasıruddin, âdeti üzere avlanmaya çıkmıştı. Yolda bir­denbire hastalanıvermiş ve neredeyse ölecek hale gelmişti. Atından indi. Fakat ıztırabı durmadan artmaktaydı. Allah, kendisini bu hastalıktair´kurtanrsa, buraya bir ibadethane yaptırmayı adadı. Kahi­re Kalesine dönünce Allah ona şifâ verdi. Bunun üzerine Sultan, ya­nına bir kısım mühendisler alarak .hastalandığı yere gitti. Burada «Hankâh-ı Siryakus» adı verilen Hankâh´ın plânının 723 H. yılında hazırlattı. Daha sonra buraya yüz sûfî için yüz halvet odası, Cuma namazı kılınacak bir mescid, bir hamam, bir mutfak yaptırdı. Bu külliyenin yapımı, 725 H. yılında tamamlandı.»

      İbni Teymiyye´nin son mihnetinin 726 H. yılında başladığını göz-önüne alırsak, tesirin ne taraftan geldiğini kestirebiliriz. Sultan Nasıruddin, sözü geçen hankâhı yaptırdıktan sonra sûfüerle sıkı bir dostluk kurmaya başladı. Halbuki İbni Teymiyye süfîlerle hiç geçinemiyordu. Sûfîlerin başı olan îbni Atâullah es-Sikenderî, îbni Tey­miyye´ye ateş püskürüyordu.

      Gönlünü sûfilere açan Sultan, elbet onu İbni Teymiyye´ye ka­patacaktı. Nihayet sûf ilerin tesiriyle Sultan´m îbni Teymiyye ile ara­sı açıldı. Bundan sonra mihnetler birbirini kovaladı. îbni Teymiyye´­ye karşı baskı arttı ve nihayet onun ölümüyle sona erdi.

      Şimdi îbni Teymiyye´´nin yaşadığı çağı inceliyebiliriz. "Ancak onun şahsiyeti ile silâhlı cihadını daha önce anlatmak istiyoruz.[42]



      Şahsiyet Ve Karakteri


      Âllâhu Teâlâ, İbni Teymiyye´ye bir kısım sıfatlar vermiştir ki, bunlar o büyük ilim adamının şahsiyet ve karekterinin temelini teş­kil eder. Onun bu sıfatları, görmüş olduğu eğitim ve öğrenim sa­yesinde, içinde bulunduğu asır ve derinlemesine yapmış olduğu in­celeme ve araştırmalarının tesiriyle büyük bir gelişme imkânı bul­muştur.[43]



      1- Hafızası



      İbni Teymiyye´nin başlıca sıfatı, sahip olduğu kuvvetli hafızası­dır. Bu, ilmin temelini teşkil eder. Kişi, hafızasının kuvvetli oluşu ve hafızayı kullanma kabiliyeti nisbetinde âlimler arasında bir yer iş­gal eder.

      İbni Teymiyye´nin bu sıfatı gençliğinden ölümüne kadar kendi­sinden ayrılmamıştır.[44]



      2- Tefekkürü



      İbni Teymiyye derin bir tefekküre sahipti. Mes´eleleri derinle­mesine tetkik eder; âyet, hadîs ve aklın hükümelrini inceden inceye araştırır, bunları doğru görüşlerle karşılaştırır ve gerçeği apaçık ortaya kordu. O, yalnız kuvvetli bir hafızaya değil, aynı zamanda idrâk, teemmül ve tetkik gücüne sahipti. Mes´elelere öyle bir göz atışı vardı ki, bu sayede onların derinliklerini kavrar ve hakikî ne­ticelerine nüfuz ederdi. Onun çıkardığı neticeler, akıllara dehşet verir ve hasımlarını şaşırtırdı.[45]



      3- Hazırcevaplılığı


      İbni Teymiyye kuvvetli hafıza, derin bir tefekkür ve tetkik ba­kımından dikkati çektiği kadar, hazırcevaplılık ve sürat-i intikal ba­kımından da dikkati çekmektedir. İlk çağrıya cevap veren alarm halindeki asker gibi, o, söylemek istediği fikir ve delilleri anında hatır­lar ve kullanırdı. Onun bu sıfatı, bilhassa derslerinde ortaya çıkar­dı. Münazara ederken düşünce ve hafızasındaki bilgilerini kolayca ortaya koyarak hasımlarını sustururdu. Hatip ve münâzaracı için hazırcevaplılık, tıpkı savaşçının, manevra kabiliyeti iyi olan silâhı gibidir. Münâzaracı, bu kabiliyeti ile hasmını daima susturur.

      îbni Teymiyye´nin bu sıfatından dolayı hasımları kendisiyle kar­şılaşmaktan yılarlardı, îbni Teymiyye´nin bu yönünü tammıyanlar, kendi güç ve hüccetlerine gururlanarak onunla karşılaştıkları za­man ibret-i âlem olurlardı.[46]



      4- Fikir Hürriyeti


      Diyebiliriz ki, İbni Teymiyye´yi çağdaşı âlimlerde olmayan bir­çok meziyetlerle bezeyen, ilim ve ilmî şahsiyetinin teşekkülünde rol oynayan en bariz sıfatı, fikir hürriyetine sahip oluşuydu. Talebele­rinden biri onun fikir hürriyeti hakkında şöyle der:

      İbni Teymiyye hakkı gördüğü zaman ona sımsıkı sarılırdı. Al­lah´a and olsun ki ben, Peygamber (S.A.)´e tazim ve O´na uyma ve Sünnetini savunma bakımından İbni Teymiyye´den daha kuvvetli birini görmedim. O, bir mes´ele hakkında herhangi bir hadîs ileri sürerse1´ve başka bir hadîsin bunu neshetmediğini bilirse, o hadîs´e göre amel eder, hüküm ve fetva verirdi. Kim olursa olsun Peygamber´den başka hiçbir mahlûkun sözüne iltifat etmezdi. Bu uğurda emirden, sultandan ve kılıçtan korkmazdı. Kitab ve Sünnet´ten ayrı­lıp hiç kimsenin sözüne uymazdı. Böylece O, en sağlam yolu tut­muştur.»[47]



      5- Îhlâsı



      İbni Teymiyye hakkı aramada son derecede ihlâsiı olup dînî hakîkatları tahsil edip insanlara açıklama hususunda garaz ve nef­si arzuların kirlerinden tamamen uzaktı. İhlâs, mü´minin kalbini nurlandırır, idrâkini kuvvetlendirir. İşrakiyye felsefesine göre ihlâs; fikri, işi ve sözü dosdoğru yapar. İbni Teymiyye´nin ihlâsi, şu dört hususta bilhassa dikkati çeker:

      1 O, âlimlerle karşılaşırken inandıklarını olduğu gibi açık­lardı. Burada Allah´ın rızâsı ve hak sevgisinden başka hiçbir şeye önem vermezdi. İnsanlar, ister kızsınlar ister memnun olsunlar, onun için birdi.

      2 Ihlâsmı ve kendisini yok edişini gösteren kusur, onun hak yolunda her şeyiyle, hattâ kılıca sarılarak yapmış olduğu cihad´dır. Doğru bulduğu fikri duyurmak için her türlü sıkıntılara, hem düş­manlarından, hem de dostlarından gelen eziyetlere ve sürekli mah­kûmiyetlere katlanmıştır.

      3 İbni Teymiyye´nin ihlâsını, nefsi arzulardan uzak oluşunu ve nezahetini gösteren üçüncü husus, kendisine kötülük edenleri affedişidir. O, kendisini zindana atan âlimleri, onların boyunlarını vurdurma imkânına sahip olduğu halde, affetmiş ve hapishanede ölürken bile kendisine zulmedenleri bağışlamıştır.

      4 İhlâsınm bir neticesi olarak, dünyanın zînet ve mevki´lerinden uzaklaşmış, hiçbir makama tenezzül etmemiş ve bu konuda kimseyle çekişmemiştir. îlmî tetkik, vaaz ve müderrislikle iktifa et­miştir. Birçoklarının yarış yaptıkları başkan olma hevesine asla ka­pılmamıştır. Dolayısıyla yalnız Allah´a bağlanmış ve kurtuluşu sa­dece O´ndan beklemiştir. Allah da onu kurtarmıştır. Bu hususta Zehebî şöyle der:

      «Onu bir yây´la nice felâketlere atmışlardır. Fakat Allah kur­tarmıştır. Çünkü O, daima dilinden tevhidi bırakmaz, Allah´a çok sığınır, bütün kalbiyle tevekkül eder ve maneviyat kırıklığına asla uğramazdı. Devam ettiği bazı duâ ve zikirleri de vardı.»[48]



      6- Fesahati


      îbni Teymiyye´nin dili gayet fasih ve ifadesi çok kuvvetli idi. Rahmetli hem hatip, hem yazardı. Allah, ona hem dil, hem de ka­lem kudreti ihsan etmişti. Bu kabiliyet kendisine ailesinden miras kalmıştır. Babası da iyi bir hatipti. İbni Teymiyye´nin bu ifade me­lekesini, Kur´ân´ı devamlı okuyuşu, daima hadîs-i şeriflerle meşgul olup bunları hıfzedişi çok kuvvetlendirmiştir. Çünkü Kur´ân ve ha­dîs-i şerifler, kişinin kelime hazînesini güzel sözlerle zenginleştirir. Üstelik O, sürekli bir sözlü mücâdele içinde idi. Bu da, irticâlî ko­nuşma cephesini kuvvetlendirmiştir.[49]



      7- Şecaati, Sabır Ve Tahammülü



      İbni Teymiyye şecaat (yiğitlik) sıfatını, savaş alanında, Moğol­ların Şam üzerine yürüdükleri zaman memlekette meydana gelen karışıklık ve başıboşluğun önüne geçerek, devlet işlerini yürüttüğü sırada almıştır. Edebî ve ilmî yiğitliği ise haytı boyunca dikkati çekmistir. Muhaliflerine karşı yalnız başına mücadele etmiş, insania-nn alışık oldukları, fakat Sünnete muhalif görünen her şeye karşı cihad ilân etmiş ve Sünneti savunmuştur. İşte bu" sebepten O, türlü felâketlere uğramıştır. Onun sabır ve tahammül sıfatı, İşte bu felâ­ketler sırasında dikkati çekmiştir.

      İbni Teymiyye´nin sabrı, sabr-ı cemîl (güzel sabır) idi. Bu saye­de O, mücâdele gücünü yitirmez ve asla sızlanmazdı. Tahammülüne gelince; bütün istidat ve kabiliyetlerini sonuna kadar korumuş ol­ması, onun bu sıfatının ne derecede kuvvetli olduğunu gösterir. O, iki yıl kadar bir zaman insanlardan tecrit edildiği halde, zaaf ve gevşeklik göstermemiş, bıkkınlık getirmemiş, aksine, sonuna dek çalışmak gerektiğine inanmıştır.

      Bütün bu sıfatlarının yanında, İbni Teymiyye, öyle bir heybet . sıfatına sahipti ki, onun önünde hasımları titrerdi.[50]



      İlim Mihrabından Savaş Ve Siyaset Alanına...


      İbni Teymiyye´nin çağında âlimler kendilerini sadece ilme ve­rirlerdi. Durmadan oturdukları yerde okuyup yazmaları, onlara be­denî bir gevşeklik getirmiş; adaleleri âtıllaşmış ve kemikleri eğil­mişti, insanlar, âlimlerin bütün gücü kafasında ve düşüncesinde olacaktır, sanıyorlardı. Onlara göre âlimler milletin beynini teşkil eder, adale ve gövdesini teşkil etmez. Belki bu anlayış onlara, Hint felsefesinden veya; «Din âlimleri Brahma´nın başından, ordu da ba­caklarından yaratılmıştır.» inancına sahip olan Brahmanizm dinin­den gelmiştir.

      İşte İbni Teymiyye´den hem önce, hem sonra, hem de onun ça­ğında âlimler bu anlayış içinde idiler. Bu yüzden Moğol istilâsına uğrayan memleketlerini terkedip istilâya uğramamış olan yakın şe­hirlere kaçıyorlardı. Böylece Bağdad´tan Şam´a, Şam´dan da Kahi-re´ye sığınmışlardı. Fakat, bu âlimler arasından çıkan bir bilgin böy­le bir zillete katlanmamıştır. Çünkü sahâbüerin büyükleri hem ilim­le, hem cihadla uğraşıyor, hem de devlet işlerini idare ediyorlardı. Meselâ; Ebu Bekr ve Ömer (R.A.) böyle idiler. Bunlar ilmi, cihadı ve devlet idaresini birleştirmişlerdi. Hz. Ömer, tarihin tanıdığı en büyük devlet adamı ve adalet timsali idi. Hz. Ali, ilim şehrinin kapısı ve sahâbüerin en büyük kadısı olduğu gibi, aynı zamanda hakkıyla bir İslâm mücâhidiydi. Nitekim buna Peygamberimiz (S.A.) de işa­ret buyurmuşlardır.

      Takıyyüddin (İbni Teymiyye), talebeliği sırasında hem ilim tahsiliyle uğraşıyor, hem hâdiselerin seyrini takip ediyor, hem de ken­disini savaşa hazırlıyordu.

      Moğollar 699 H. yılında. Şam üzerine yürümüşlerdi. Şam´ın hâ­misi bulunan Sultan Nasıruddin, burayı Moğol akınlarına karşı ko­rumaktan âcizdi. Bu yüzden âlimler, kadılar ve büyük devlet adam­larıyla birlikte memleketi onlar gelmeden bomboş bırakıp kaçmıştı.

      Fakat âlimlerden biri kaçmak ve memleketi başıboş bırakmak istememişti. Çünkü O, kendisini kaçmaktan alıkoyan bir kalbe, hal­kı böyle bir felâketle başbaşa bırakıp gitmeye razı olmayan bir duy­guya sahipti.. Bâzı Hıristiyan ve Yahudiler (zimmiler), Moğollara dalkavukluk etmek için camilere şarap götürüyorlardı. Fesat, soy­gun ve yağma, memleketi berbat bir duruma sokmuştu. Hapisha­nelerden boşanan suçlu ve gözü dönmüş insanlar, her yeri yıkıyor­lar ve şehri fenalıkla dolduruyorlardı.

      îşte bu durumları gören İbni Teymiyye, şehrin kaçma imkânı bulamıyan eşrafını toplamış ve onlarla durumu düzeltmek için ça­lışmaya ve bir heyet halinde Moğolların başkumandanları olan Ga­zan (Mahmud)´a gitmeye karar vermiştir. Halbuki bu Moğollar müslüman olmuşlardı. Fakat bedevi araplar gibi henüz İman kalb lerine yerleşmemişti. Gazan, onların dördüncü müslüman hanları idi.

      Heyet İbni Teymiyye´nin başkanlığında etrafa dehşet saçan Ga-zan´ın huzuruna çıktı. Bu genç âlim, tercümana şunları söyledi:

      «Gazan´a şöyle, sen kendinin müslüman olduğunu mu sanıyor­sun işittiğime göre yanında kadı, İmam ve müezzin de varmış. De­den ve babah kâfir idiler. Fakat senin yaptığını yapmamışlardı. Onlar muahede yapmışlar ve sözlerinde durmuşlardır. Sen muahe­de yaptığın halde sözünü bozdun, ahdine vefa göstermedin...»

      Savaş meydanlarının ünlü kumandanı, bu ilim adamının sözle­ri karşısında ürpermiş ve heyete yemek takdim ettiği zaman kar­şılaştığı durum ise onu büsbütün şaşırtmıştır. İbni Teymiyye, geti­rilen yemeği yememiş, Gazan da; niçin yemiyorsun deyince tercü­man vasıtasıyla şu cevabı vermiştir:

      «Senin yemeğini nasıl yerim Bunların hepsini sen zenginlerden yağma ettirdin ve kestirdiğin, milletin ağaçlarıyla pişirttirdin.»

      İbni Teymiyye, konuşurken Allah´ın kendisini desteklediğini bi­liyordu. Çünkü O, Allah´ın dînini te´yid, emrini tebcil ediyor ve kul­larını savunuyordu. Allah, bütün zâlimleri görmekteydi. Neticede Gazan´ın kalbi, onun sözleri karşısında yumuşamış ve şöyle demiş­tir:

      «Ben, bunun gibi cesaretli ve sözü kalbime tesir eden birini gö: medim. Şimdiye kadar onlardan hiçbir kimsenin dilediğini böyle yi rine getirmemiştim.»

      Kudretli kumandan, muttaki İmam karşısında yumuşamış v onunla müzakereye başlamıştır. Sonunda İbni Teymiyye, Moğollî Şam´ı yağma etmesini geciktirmiştir. Ö biliyordu ki yağma şimdilik geciktirilirse peşinden savaş hazırlığı yapılabilird. îbni. Temiyye, aynı zamanda Gazan´dan esirleri serbest bırakmasını iste miş; o da, müslüman esirleri serbest bırakmış; fakat zimmî Yahûc ve Hıristiyanların serbest bırakılmasını reddetmiştir. İbni Teymiyy de buna itiraz etmiş. Yahudi ve Hıristiyan esirleri serbest bırakılma dıkça Şam´a dönmeyeceğini bildirerek İslâm´ın, «Lehde ve aleyhd bizim için olan şeyler, onlar için de aynıdır», prensibini Gazan´a an latmıştır.

      Bundan sonra Şam´a korkuyla karışık bir sükûnet gelmiş, faka tam emniyet ve istikrar teessüs etmemiştir. 700 H. yılında Moğolla nn tekrar Şam´a gelecekleri haberi yayılmış ve halkı yine bir korkı sarmıştır. Lâkin İbni Teymiyye, bu kez bir ilim adamı gibi değil, bü yük bir kumandan gibi davranarak halkı toplamış ve onlara; «Cihac vaciptir. Kaçacağınız yerde vatanınızı müdâfaa ediniz.» demiştir Bundan sonra halkla toplantılar yapmaya devam etmiş ve izinsi; hiç kimsenin memleket dışına gidemeyeceğini bildirmiştir.

      Bunun üzerine halk, kendilerine .güvenleri artarak, cihada ha zırlanmış tır. Öte yandan onun, Sultan Nâsır´ın Moğollarla savaşs hazırlandığını duyarak, cesareti artmıştır. Fakat Sultan Nasır, ha­zırlığını yapıp yola çıktığı halde geri dönmüştür. Bu sefer halkı ikin­ci defa büyük bir korku sarmış ve bu sebeple mü´min bir kahraman (Gazan)´a tâbi olmakla olmamak arasında Bir fark görmemeye baş­lamıştır. Lâkin İbni Teymiyye, halkı savaşa teşvik etmiş ve onlara şu âyeti hatırlatmıştır: «Bu, böyledir. Herkim kendisine yapılan kö­tülüğe tıpkısıyla mukabele eder de sonra yine zulme uğrarsa Allah ona yardımcı olur. Şüphesiz Allah çok affedici, çok yarlıgayıcıdır.»[51]

      Saltanat Nabibiyle emirler, îbni Teymiyye´nin gidip Sultan Nasuriddin´i savaşa teşvik etmesini istemişler; O da, bunu kabul etmiş­tir. İbni Teymiyye, Sultanın yanına ulaştığı zaman toplanmış olan ordu dağılmış ve durum fenalaşmıştı. İbni Teymiyye, Sultan Naşı-ruddin´e bıçak gibi keskin şu sözleriyle hitap etmiştir:

      «Eğer siz, Şam´dan ve onu himaye etmekten vazgeçtinizse biz orayı koruruz ve emniyet sağlandıktan sonra da oraya hâkim ola­cak bir sultan seçeriz. Siz Şam´ın hükümdarı olmadığınızı kabul edebilirsiniz. Fakat Şam halkı sizden yardım istediği için onlara yardım etmeniz vacip olmuştur. Siz hükümdar ve sultansınız! On­lar sizin raiyyelerinizdir. O halde siz onlara karşı nasıl sorumsuz kalabilirsiniz »

      İbni Teymiyye, nihayet Sultanı orduyla birlikte Şam´a doğru yo­la çıkartmıştır. Fakat, kendisi Şam´dan ayrıldığı zaman halk yeni­den dehşete kapılmış ve şehrin valisiyle emirler, gücü yetenin şehri terketmesi için tellâl çağırtmışlardır. Tam bu sırada İbni Teymiy­ye, müjde ile dönmüş ve şehirde tekrar sükûnet teessüs etmiştir. Çünkü İbni Teymiyye, buraya dönmüş ve Sultan da ordusuyla hare­ket etmişti. Öte yandan Moğollar da hücumlarını gelecek yıla bırak­mışlardı.´ Bunun üzerine İbni Teymiyye, derslerine yeniden başla­mıştır.

      Moğollar, 702 H. yılında Şam´a saldırmışlardır. Birleşik Mısır Şam ordusu onları karşılamaya hazırlanmıştır. Âlimler, kadılar ve emirler düşmanla savaşmak ve ŞanVdan çıkmamak üzere yemin et­mişlerdir. Bu sırada bir kısım kötü niyetliler de halk arasında korku yaymaya çalışmıştır.

      İbni Teymiyye, halkı durmadan cihada çağırıyordu. Elbette onun gibi bir insan, yalnız halkı cihada çağırıp kendisi geri çekilmez. Do­layısıyla o da kılıcına sarılmış ve savaş meydanına koşmuştur. Sul­tan Nasıruddin, Îbni Teymiyye´den savaş sırasında kendi yanında yer almasını isteyince o Sünnet İmamı şöyle cevap vermiştir : «Kişi için sünnet olan kavminin sancağı altında savaşmaktır. Biz Şam or­dusundan ayrılamayız.» îki ordunun karşılaşması Ramazan´a rasla-mıştı. İbni Teymiyye askerleri orucu bozmaya teşvik etti ve Peygam­ber (S.A.)´in Mekke´nin fethi sırasında ordusuna söylediği şu sözle­ri hatırlattı:

      «Siz düşmanla karşılaşacaksuıız. Oruç tutmamanız, sizin daha güçlü olmanızı sağlar.»

      Savaş başlamış ve sonunda, bugünkü tabiriyle, Birleşik Mısır-Şam ordusu zaferi kazanmıştır. Bu savaş, Şam civarında bulunan Şekhab mevkiinde cereyan etmiştir. Bu savaşta îbni Teymiyye ve iki kardeşi ölüme atılmıştır, neticede de apaçık bir zafer kazanmış­lardır.

      Tehlike gittikten sonra memlekette emniyet yeniden kurulmuş­tur, îbni Teymiyye de müslüman olduğunu iddia eden ve civar dağ­larda yaşayan, daha önce İslâm düşmanı Haçlılara yataklık yapan zümrelerle ilgilenmeye başlamıştır. Bunların arasında Haşşâşîler

      (İsmailîler) denilen, haşhaşı nefsi arzuları için vâsıta olarak kulla­nan, sürekli akınları sırasında Moğollara yataklık eden, savaş za­manında müslümanlar aleyhine casusluk yapan ve sulh zamanı da çeşitli fitnelere sebep olan bir zümre vardı. İbni Teymiyye, bunların sulh zamanlarındaki hareketlerini şöyle, anlatır:

      «Civar dağlarda[52] yaşayan bir kısım insanlar vardır ki, bunlar asla zapt-ı rapt altına alınamazlar. Her gece onlardan bir tayfa, şehre iner ve sayısız kötülükler işler, yol keser, evlerinde yatan in­sanlara en şeni fenalıkları yapar. Cânilikleriyle tanınan bu insan­lardan bâzılarına Kıbrıslı hıristiyanlar gelip gidiyorlar.; :Bunlar, o hıristiyanlan müsafir edip müslümanlarm silâhlarını onlara satıtorlar, müslümanlardan sâlih bir insanla karşılaşırlarsa onu ya öl­dürüyorlar veya soyuyorlar. Böyle bir durumda, bir çaresini bulup, onların elinden kurtulan müslümanlar azdır.»

      İbni Teymiyye bunları yine şöyle anlatır:

      «Moğollar memlekete gelince bu tayfaya mensup olanlar, müs-lümanların elinde olan bölgede sayısız kötülükler yapmışlar, Kıb­rıslılarla temas edip bâzı şehirleri ele geçirmişlerdir. Müslümanla­rın sayısız at ve silâhlarını Kıbrıs´a taşımışlar, sahilde yirmi gün müddetle bir pazar kurup yakaladıkları müslümanları, müslüman­larm at ve silâhlarını Kıbrıs´taki İslâm düşmanı haçlılara satmışlar­dır.»

      Bu olay, İbni Teymiyye üzerinde çok kötü bir tesir bırakmıştır. Belki ona en acı gelen şey, çağında Moğollarla ve daha önce haçlı­larla yapılan savaş sırasında onların hür müslümanları götürüp haç­lılara satmış olmalarıdır.

      Bu yüzden Îbni´Teymiyye, Sultan Nasıruddin´in emriyle bunlar üzerine bir sefer tertiplemiş, yanma Nakîbu´l-Eşrâfı da alarak, biz­zat kumanda ettiği askerlerle hücuma geçmiştir. Bunlardan silâh taşıyanları öldürmüş, dağın ormanlarını kestirerek, onların yuvala­rını bozmuş, ileri gelenlerine tevbe ettirmiş, müslümanlarım zekât vermeye ve İslâm´ın diğer emirlerini yerine getirmeye, gayri müslimlerini de cizye vermeye mecbur etmiştir.

      İşte ilim mihrabından savaş alanına atılan, cihad vazifesini ye­rine getirdikten sonra tekrar ilme ve büyük cihada dönen îbni Tey­miyye budur.[53]



      İbni Teymiyye´nin Çağı


      Elverişli bir tohum, ancak elverişli bir toprakta, sulanmak ve bakılmakla beslenip gelişebileceği bir çevrede serpilerek büyüyebi­lir. Bunun içindir ki, İbni Teymiyye´nin içinde yaşadığı çağ da, ilmi ve amelî yönelişlerinde kendisini etkilemiştir. Bir çağın etkisi, her zaman o çağın rengine uygun olmaz. Umumiyetle çağ bozuk olursa insanlar da bozuk olur. Çağ iyi olursa insanlar da iyi olur. Bazan da çağ insanlar üzerinde aksi tesir yapar. Mevcut bozukluklar, in­sanları ıslahat için ciddî şekilde düşünmeye sevkeder. Kötülüğün çoğalması, iyiliksever ve azimli insanları ona daha çok karşı koyma­ya teşvik eder. Islahatçı insanların içinden gelen kuvvetli bir arzu, kötülüklerin sebeplerini düşünmeye, bunları kökünden temizleme1 ye ve iyilik toKumlarını ekmeye zorlar. İşte İbni Teymiyye ile çağı arasındaki münasebet de böyle olmuştur:

      îbni Teymiyye´nin ruhu; gençliğinde yapmış olduğu tahsil, aile­sinin içinde bulunduğu durum, kendisinin gençlik ve ortayaşlılık çağlarında şeriatın ilk kaynağından ve Sünnet nurundan faydalanı­şı, selef-i sâlih´in yaşayışı ve çağındaküerin iyi tesirleriyle beslen­miştir. Bundan sonra İbni Teymiyye´nin ruhunda; öğrendikleri, ça­ğında gördüğü şiddetli zulmetler ve her tarafı sarmış olan bozuk­luklar arasında çetin bir savaş başlamıştır. O, mazide İslâm´ın ulu­luğunu ve müslümanların. birliğini, halihazırda ise müslümanların zillet ve perişanlığım gördüğü için ıslahatçı olarak ileri atılmıştır. Mevcut yaraları en kolay yoldan tedavi edecek ilâcı da bulmuştur. O, inanmıştır ki, bu ümmetin halihazırı, ancak mazide onu yücelten vâsıtalarla tedavi edilebilir.

      İbni Teymiyye, ilmî görüşlerini sadece çağındaki hastalıkları te­davi etmek için ileri sürmüştür. Eğer o muttaki ilim adamının mu­ayyen görüşleri sert bir şekilde ortaya atmasının sebeplerini araş­tırırsanız görürsünüz ki, onu bu yoldan gitmeye mecbur eden, o gün­kü fikir veya tatbikattaki, yahut da her ikisindeki kusurlar olmuş­tur.[54]



      Siyasî Durum


      Siyasî durumun kötülüğü son haddine varmış ve Peygamber (S.A.)´in şu hadîs-i şerifinde haber verdiği şeyler gerçekleşmişti:

      «Bir zaman gelecek, milletler, aç insanların yemek kabına üşüş­meleri gibi sizin üzerinize üşüşeceklerdir.

      Bunun üzerine birisi şöyle sordu:

      «O gün bizim çok az oluşumuzdan mı yâ Resûlallah »

      «Hayır-dedi, «Belki o gün siz çok olacaksınız, fakat selin getir­diği çöplerden farkınız olmayacak.. Sizin düşman üzerindeki hey­betiniz, onların kalblerinden sökülüp çıkarılacak ve sizin kalblerinize ´vehen zaaf atılacaktır.»

      Birisi, «Vehen nedir yâ Resûlüllah » dedi. Peygamber (S.A.) de: «Vehen dünya sevgisi ve ölüm korkusudur.» buyurdu.

      Bu hal, tamamen H. VII. ve VIII. yüzyıllardaki müslümanların durumuna uymaktaydı. Keza, daha önceki ve daha sonraki yüzyıl­lara da uyuyordu. Müslümanlar devletçikler halinde parçalanmışlar ve birtakım melikler (emirler) in hâkimiyeti altına girmişlerdi. Bu melikler, birbirlerine mü´min bir dost gözüyle değil, amansız düş­man nazarıyla bakıyorlardı. Raiyyelerine de râî (koruyucu) olarak değil, diktatorca muamele ediyorlardı.

      İbni Teymiyye´nin çağındaki ve ondan önceki müslümanların durumu, İbni Kesir´in Târih´indeki şu sözleri çok güzel tasvir etmek­tedir :

      «Bu günlerde raüslümanlar, Moğollar vasıtasıyla öyle felâketle­re mâruz kaldılar ki hiçbir millet bu felâketlere uğramamıştır. Do­ğudan onlar saldırmışlar ve tüyler ürpertici kötülükler yapmışlar­dır. Batıdan gelen, Allah´ın lanetine uğrayası Frenkler Şam ve Mı­sır´a saldırmışlar, hattâ Mısır´ın kilit noktası olan Dimyat´ı ele ge­çirmişlerdir. Neredeyse Mısır ve diğer İslâm ülkeleri tamamen bu Frenklerin eline geçecekti. Allah´ın yardımı yetişti de hezimete uğrayarak dönüp gittiler. Müslümanların uğradığı felâketlerden bâzı­sı da, kendilerinin birbirine kılıçla saldırmaları ve aralarında mey­dana gelen çeşitli fitnelerdir. İşte islâm ümmetinin uğradığı felâket­lerden bir kısma bunlardır. Yâni Batıdan Haçlı, Doğudan Moğol sal­dırıları ve üçüncüsü de, ne yazık ki, kendi aralarındaki boğuşma­lardır. Onlar islâm´ın vahdetinde birleşmemişler, aksine, meliklerin ihtiraslarına âlet olarak parçalanmışlar, çeşitli zümrelere aynimiş-

      İar, nihayet Kur´an´m bildirdiği şu âyetteki fırkalara dönmüşlerdir: «Her fırka, kendi gittiği yoldan memnundur.»[55]

      Müslümanların başına gelen en büyük felâket Moğol istilasıdır. İbni Teymiyye bu istilâların bir kısmını görmüş ve son istilâ hare­ketine karşı bizzat savaşmıştır. Sözü tarihçi İbni Kesîr´e bırakalım :

      «Birkaç sene bu fecî olayı anlatmak istemedim. Çünkü bu olay, bana ürperti veriyor. îşte istemiyerek bunları yazmaya çalışıyorum. İslâm´ın ve müslümanlarm ölüm haberini kim kolayca yazıp anlata­bilir No´la anam beni doğurmasaydı. «No´la bundan önce öleydim ve unutulup gideydim.[56] Ancak, bir kısım arkadaşlar bunu yazma­mı istediler. Ben yine biran tereddüt ettim, sonra yazmadığım tak­dirde hiçbir fayda hâsü olmayacağını gördüm. Diyebiliriz ki, bu iş, en büyük olayı ve emsali görülmemiş, bütün insanları, özellikle müslümanları canevinden yaralamış olan felâketi yazmak demektir. Hz. Âdem yaratılalı dünya bugüne kadar böyle bir felâket görmemiş dense doğru olur. Çünkü tarihler, bunun misliyle karşılaşmamıştır. Belki insanlık, böyle bir olayı kıyamete kadar bir daha görmeyecek­tir. Ancak Ye´cüc Me´cüc´ün gelmesi hariç... Onlar hiç kimseye acı­madılar, hattâ kadın ve çocukları bile öldürdüler. Hâmile kadınla­rın karınlarını yarıp ceninlerini dahi öldürdüler. «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.»[57] Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh-il aliyyil azîm.[58]

      «Zarar ve kötülüğü etrafı kasıp kavuran bu felâket, memleket­leri kasırga gibi sarmıştır. Çin dolaylarından çıkan bir kavim, bütün Türkistan´ı istilâ etmiş, sonra Mâverâünnehr şehirlerini ele geçirmistir. Bunların bir kolu Horasan´ı istilâ etmiş, burayı tamamen yı­kıp yaktıktan sonra hâkimiyeti altına almıştır. Bundan sonra Rey ve Hemedan şehirlerinden Irak hududuna kadar ilerlemiştir. Daha sonra Azerbaycan´ı yağma etmiş ve halkının çoğunu kılıçtan geçir­mişlerdir. (Sonra´ Kıpçâk) diyarını istila etmişlerdir: Bunlarsayi bakımın­dan Türklerden çokturlar. Karşılarına çıkanları Kilıçlban geçirmişlerdir. Sağ kalan insanlar, dağlara ve ormanlıklara sığınarak, memle­ketlerini terketmişlerdir. Bütün ülkeleri yıldırım hızıyla -istilâ eden bu Moğollar, uğradıkları yerleri sel gibi süpürüp geçmişlerdir. Bun­ların bir kolu Gazne ve civarına doğru ilerlemiş, Hindistan´ın bir kısmini, Sicistan ve Kirman´ı talan etmiştir. Oralarda da aynı şekilde, hattâ daha fazla ve işitilmemiş çapta tahribat yapmışlardır...»

      îşte bu satırlar Moğolların durumunu kısaca anlatmaktadır. Onlar, İslâm ülkelerinin çoğunu ele geçirmişler, yıkmışlar ve müs-lümanlan öldürmüşlerdir. Bağdad´a geldikleri zaman Şiîlerle Sün­nîler arasında ihtilâf son haddine varmıştı. Bağdad´ı işgal ettikleri zaman Abbasî Devletinin veziri şiî bir şahsiyet olan el-Alkamî idi.[59] Bu vezir ordunun sayısını azaltmıştı. Bu yüzden Moğollar Bağdad´ı zahmetsiz bir şekilde işgal etmişlerdir. Bunlar, sonra yol­larına durmadan devam etmişler ve karşılarına çıkanları toz gibi ezip geçmişlerdir. Nihayet Haleb´e gelmişler ve Haleb kalesini ele geçirmişlerdir. Bu sırada Hıristiyanlık propagandası yapan ve is­lâm´ı kötüleyen Hıristiyanlar, camilerin kapılarına dikilmişler, yan­larındaki şarap dolu kaplardan camiye gelen müslümanların yüz­lerine şarap serpmişlerdir. Daha fazla dayanamıyan müslümanlar, harekete geçip Hıristiyanlar! Keniset-i Meryem (Meryem Kilisesi) çarşısına sürmüşlerdir.

      ilk olarak Suriye, ikinci olarak da Mısır askerleri Moğollarla karşılaşmışlar ve ilk defa onları hezimete uğratmışlardır. Tepelerine inmiş olan müslüman kılıçlan onları şaşkına çevirmiştir. Bu savaş, 658 H. yılı Ramazan ayının son gününe, yâni îbhi Teymiyye doğma­dan iki sene ve birkaç ay öncesine rastlar.

      Hükümdarlar, bu tufana karşı koymak için yeni vergiler tarlıetmek zorunda kaldılar. Meselâ; Mısır´da erkek ye kadın başına bir dinar vergi aldılar. Vakıfların icarlarını vaktinden bir a.y önce tah­sil ettiler. Bu hususta o çağın bilgini İzzüddin b. Abdisselâm zaru­rete dayanarak fetva verdi. Çünkü zaruretler, yasak olan şeyleri mubah kılar.

      İşte siyasî durum, kısaca bundan ibaretti! Harb vedarb içinde İbni Teymiyye gözlerini açmış, Moğolların akınlarını tekrarladıklamı görmüştür. Bu arada onlar, kendilerini mağlûp eden ilk muka­vemetle karşılaştıktan sonra kuvvetlerini toparlayıp yeniden saldı­rıyorlardı.[60]



      İçtimaî Durum



      el-Makrîzî, içtimaî durumu anlatırken şöyle der: «Moğol saldı­rılan Doğuda, Kuzeyde ve Kıpçak illerinde şiddetlenmişti. Buralarda oturan insanların çoğunu esir edip satmışlardı. Salih Necmüddin Eyyub, bu esirlerin bir kısmını toplu halde satın almış ve onlara. «Bahriler» adını vermişti. Bu esirlerden bâzıları Mısır Sultanı ol­muştur. İşte bunlardan Kutuz´un yapmış olduğu savaşlar meşhur­dur. Kutuz[61] MoğoIIarı mağlûp etmiş ve onlardan bir miktar esir ederek, Mısır ve Şam´a getirmiş, bunlara «Vâfidiler» adını vermiş­tir. Zahir Baybars (öl. 676 H.) zamanında bu vâfidîler o kadar ço­ğalmıştır ki Mısır bunlarla dolmuştur. Onların âdet ve gelenekleri halk arasında yayılmıştır. Bunlar, İsîâm diyarında terbiye görmüş­ler, Kur´ân´ı güzelce okumayı öğrenmişler ve İslâm Dîni´nin hüküm­lerini anlamışlardır. Fakat, bir yandan da hak ile bâtılı bir gör­müşler, iyiyi kötü ile birleştirmişlerdir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi dînî işleri, vakıf ve yetimlerle ilgili görevleri başkadıya bırak­mışlar, karı koca arasındaki dâvalarla alacak ve verecek işlerini de şer´î hükümlere göre kadı´nın halletmesini istemişlerdir. Kendi şahıslarıyla ilgili hususlarda ise, Cengizhan´m Yasasına dönmek ihti­yacını duymuşlardır. Bu yüzden âdetlerine göre aralarındaki ihti­laflı şeyleri halletmek, kuvvetliden zayıfın hakkını almak ve Yasa­ya göre adaleti yerine getirmek için bir hâcib (saray nâzın) tâyin et­mişlerdir. Keza, halkdan ileri gelen tüccarı Yasanın kaidelerine göre muhakeme etmişler, ikta´ işlerindeki karışıklıkları halletmek ve di­van işlerini aksatmamak için divânı sultâni´nin dâvalarını yürütme işini de hâcib´e bırakmışlardır.»

      el-Makrîzî´nin bu ifadesinden şu üç netice çıkmaktadır :

      1 Türk esirlerin çoğalması, mevkilerinin kuvvetlenmesini sağlamış ve siyasî duruma bunlar hâkim olmuştur. Bu esirlerden Mısır Sultanı olan Kutuz, Zahir Baybars ve birçok Türk Kölemen­leri (Bahrîler) vardır.

      2 Vâfidîler evlenme ilşerinde ve diğer yerlilerle olan ilişkile­rinde şer´î hükümlere göre muamele görüyorlardı. Fakat, özel mua­melelerinde Cengizhan Yasasına göre hareket ediyorlardı. Burada sırası gelmişken Cengizhan Yasasından birkaç satır nakletmek isti­yoruz: îbni Kesîr´in büyük Tarih´inde yer alan bu Yasanın şu fıkra­sını aynen alıyoruz:

      Zina eden kimse, evli olsun bekâr olsun ölüdürülür. Keza, livâ-ta yapanlar da öldürülür. Kasden yalan söyleyen de öldürülür. Hır­sızlık yapan da öldürülür. Birbiriyle çekişen iki adamın arasına gi­rip birini destekleyen de öldürülür. Durgun suya işeyen de öldürü­lür. Böyle bir suya dalan kimse de öldürülür. Bir kimse esire yemek verir ve su içirirse öldürülür. Bu kimse, herhangi bir şahsa yemek yedirmek isterse o yemekten önce kendisi yer, yemek yedirdiği kimset ister bey olsun ister tutsak olsun. Bir kimse kendisi yemek yer, yannmdakini aç bırakırsa öldürülür. Bir kimse başkasına ait bir hayvanı boğazlarsa kendisi de aynı şekilde boğazlanır. Hattâ karnı yarılır ve önce kendisine kalbi eliyle tutup çıkarttırılır.»[62]

      İşte bu nakledilen kısım, belki Cengizhan Yasasının en sert mad­delerini ihtiva etmektedir. Çünkü burada Ölüm cezası pek çok zik­redilmektedir.

      3 el-Makrizi´nin ifadesinden anlaşılacağına göre Mısır´da sınıf nizamı tatbik edilmekteydi. Vâfidîlerin kendilerine ,göre husu­si kanunları vardı. Yâni onlar, memlekette iki kanun tatbik ediyor­lardı. Birisi Şeriat, diğeri de Cengizhan Yasası idi.

      Şüphesiz bu, Mısır´daki içtimaî durumun karışıklığını göster­mektedir. Fakat şiddetli harbler, bütün sınıfları birleşmeye sevket-miş ve gönüllerde İslâm sevgisini kökleştirnıiştir. Bu savaşlar, Mı­sır´a hâkim olan sözü geçen zümreye de tesir etmiş, kendi yasa ve geleneklerine bağlılıklarını azaltmıştır. Onların tamamen gelenek ve yasalarından uzaklaştıklarını düşünemeyiz. Fakat, bu gelenek ve yasaların eski tesirini muhafaza ettiğini de söyleyemeyiz. îbni Teymiyye´nin kalemiyle bunların iyilik ve kötülükleri de anlatılmış­tır.[63]



      İlmî Ve Fikrî Durum


      Hicrî VI, VII ve VIII. yüzyıllarda ilmî araştırmalar çok genişle­miştir. Fakat, âlimlerin metodları değişikti. Bir kısım âlimler hadîs, fıkıh, tefsir, nahiv ve akaid konularında derinleştikleri halde mu-kallid idiler. Akaid´de bile taklid´den kurtulamıyorlardı. Bunların yanında bir kısım müslüman filozoflar vardı. Onlar da felsefî ince­lemelerde bulunuyorlar ve başka bir şeye iltifat etmiyorlardı. Bu ikisi arasında felsefe ile şeriatı uzlaştırmaya çalışan filozoflar da vardı. Meselâ; İbni Rüşd, «Faslu´l-Makal» adlı eserinde Şeriatla fel­sefeyi uzlaştırmaya çalışmıştır.

      Bunların gerisinden filozof mutasavvıflarla halk sufîleri gel­mekteydi. Tarikat sahipleri, halkı tarikatlarına sokmaya çalışıyor­lardı. Sûfî âlimler, insanları şeyhle müridleri arasındaki tesir esna­sına göre irşad etmeye uğraşıyorlardı. Bunlardan bâzısı dinden uzaklaşacak kadar tuhaflıklar yapıyordu. Bunların peşinden şahıs­ları kutsallaştırmak .şeyhlerin kerametine inanmak, sağken kayıt­sız şartsız onlara uymak, öldükten sonra da kabirlerini ziyaretle ta´zîmde bulunmak gibi işler geliyordu. Türbelerden medet uman­lar çoğalmıştı.

      Bunlardan başka fikrî mücadeleler yapan siyasî fırkalar vardı. Daha sonra bu fikri münakaşalar düşmanlıklara ve suikastlara, bir kısmının İslâm düşmanlarıyla işbirliği yapmasına ve hükümdarla­ra hulul ederek, işi ifsat etmeye müncer olmuştu. Kendisine şia adı­nı veren bâzı zümreler de böyle idiler.

      Fikrî durumu daha iyi anlamamız için iki hususu incelememiz gerekir:

      1 İlmî araştırmalar,

      2 Sûfîler (Mutasavvıflar) ve halkın durumu.. Bu iki hususu kısaca anlatacağız:[64]



      Îlmî Araştırmalar


      İbni Teymiyye´nin çağındaki ilmî araştırmaların karakteri, fik­rî yönden bir tarafa bağlanmak şeklinde tezahür etmektedir. Mese­lâ; bu çağda herkesin, fıkıh ve akâid´de bağlı olduğu bir İmamı var­dı. Bu durum, dördüncü yüzyılda gerek fıkhı, gerekse i´tikadî mezhebler arası ihtilâflar ve mezheb taassubuyla başlamıştır. Fikri alanda bu, bir tarafa bağlanma, nesilden nesile intikal etmiştir. Bu istikamette büyük büyük kitaplar te´lif edilmiştir. Kocaman ciltler teşkil eden bir kısım kitaplar yardır ki tamamen eski ihtilâfları şerhetmek, muhtelif görüşleri açıklamak ve bu görüşlerden bâzısına taassub derecesinde bağlı kalmak esasına dayanır. Gelenek haline gelen bu anlayış, îbni Teymiyye´nin çağdaşlarına da sirayet etmiş­tir. Bu yüzden îbni Teymiyye, nerede olursa olsun delile uymak is­terken, çağdaşları isimlerine göre şahıslara bağlanıyorlar ve arala­rındaki ihtilâf buradan ileri geliyordu.

      VI, VII ve VIII. yüzyıllar, fikir ürünlerinin çokluğu ile değil, bilgi dolu eserlerin çokluğu ile diğer yüzyıllardan ayrılıyordu. Malû­mat, il derecede çoğalmıştı. Bunları elde etmek büyük külfete da­yanıyordu. Fakat akli ölçülere vurarak taraf tutmaksızm deliller üze­rinde inceden inceye düşünme (tefekkür), çok azdı ve bu çağın il­mi servetiyle mütenasip değildi. Fıkıh, hadîs, tefsir ve tarih konu­larında ansiklopedik mahiyette birçok eserler yazılmıştı. Fakat, bunlara hâkim olan anlayış, taklit ve öncekilere uymaktı Müstakil bir tefekkürün değeri yoktu.

      Her neyse, ilmî araştırma yolları açıktı. Âlimler, etraflarına bir taklit çevçevesi çiziyorlar ve bunun dışına çıkmıyorlarsa da, müsta­kil olarak araştırma yapacak bir ilim adamının gelmesi için bütün "imkânlar hazırdı. Ansiklopedik mahiyette yazılmış olan büyük eser­ler elde mevcuttu. Tâbi´ ve mukallit olarak değil, hakikatleri ve bun­ların delillerini ölçüp" tartacak şekilde incelemek gerekiyordu.

      Fıkıh, tefsir ve hadîs okutulan medreseler bu çağlarda mevcut­tu. Kitaplar, talebelerin elleri altındaydı. Müderrislerden yol göste­ren yeterli kimseler vardı. Ayrıca âlimlerin görşüleri, Kur´an´ın muhtelif tefsirleri, hadîs-i şerifleri tam olarak içine alan mecmua­lar, sahâbî ve tabiîlerin fetvaları yazılı kitaplar halinde talebelerin ellerindeydi.

      Bu medreselerin tarihi ve nasıl teşekkül ettiği burada önemli değildir. Bizim için önemli olan, İbni Teymiyye´nin bu medreseler­den faydalanmış olmasıdır. îbni Teymiyye, bu medreselerden tam olarak beslenmiş ve ilmî eserleri kolayca elde etmiştir. Çünkü O, bü­tün ilmî malzemeyi hazır bulmuştur. Meselâ; İbni Hazm, büyük bir fıkıh mecmuası olan «Kitâbu´l-Muhallâ»smı yazmış, sahâbî ve tabiî­lerin fıkhını burada toplamıştır. İbni Kudâme «Kitâbu´l-Muğnî»sini te´lîf etmiştir. Şemsu´l-Eimme es-Serahsî[65] nin Hanefî fıkhının en büyük mecmuası´olan el-Mebsut´u elde mevcuttu. Keza, Hanefî fık­hının bütün rivayetlerini içine alan kitaplar ve Şafiî fıkhında Nevevî[66] nin «Kitâbu´l-Mecmû, Fî Şerhi´l-Mühezzeb» i gibi karşılaştır­malı fıkıh kitapları te´lîf edilmişti.

      Hadîs, tefsir, usûl, felsefe ve tasavvuf üzerinde de böyle eserler mevcuttu.

      Medreseler, aynı zamanda mektep vazifesi görüyordu. Okuma ve yazma, buralarda kolayca öğretiliyordu.

      İslâmi ilimlerin bütün dallarında ilmi malzeme hazırdı. Bunla­rı, başkaları ezberleyip öncekilere uyarak inceliyorlardı. îbni Tey-miyye ise, araştırıcı ve nıüctehid sıfatıyla inceliyor, inceliklerini iha­ta ediyor ve bunlar üzerinde derinlemesine düşünüyordu. Böylece kendisinde bir kısım müstakil görüşler´ teşekkül etmişti. Bu görüş­ler, mevcut anlayışa bazan uyuyor, bazan da aykırı düşüyordu. Fa­kat İbni Teymiyye, bu görüşlerini cesaretle serbest bir şekilde ilân ediyordu.[67]



      Sûfîler Ve Tasavvuf


      İbni Teymiyye tasavvufla ilgilenmiş ve şu üç yönden sûfilere (tasavvufçulara) cephe almıştır :

      1 İttihad (Vahdet-i Vücûd),

      2 Ruhi yükselişe eriştikten sonra teklifin kalkması,

      3 Hokkabazlık (veya gözbağcılık).

      Bu üç meseleyi açıklamak istiyoruz.

      İttihat (Vahdet-i Vücûd) : Bu fikir, Hint düşüncesinden ve ülû hiyyetin bir kısım eşya veya insanlara hulul etmesi nazariyesinden gelmedir. Bu düşünce, Hint edebiyatında günümüze kadar tesirini devam ettirmektedir. Bu karışık düşünceler muayyen bir kalıba so­kulmuş ve sûfilerin bir kısmmta tamamen benimsenmiştir. Buna göre var olan şeyler (mevcud) birdir. Görünüşteki çokluk (taaddüt) şekildedir. Vücud (varlık) un zâtında değildir. Binâenaleyh kâinat­taki yer, gök, yıldızlar ve bütün var olan şeyler vücûdu teşkil eder. Bunlar, Allah´ın suret (tecellî) leridir. Bu konuda Muhyiddin b. el-Arabî şöyle demiştir:

      «Ey varlığı[68] yaratan nefsinde! Sen bütün yarattıklarını cemediyorsun, Yaratıyorsun oluşu sona erenleri sende, Dar da sensin, geniş de!...»

      İşte İbni Teymiyye devrindeki sûfilerin bir kısmı bu görüşte idiler.

      Rûhl yükseliş: Bunun esası, Allah aşkı ve ilâhî şevktir. Aşk (ma-habbet), bütün sûfîlerde bulunan müşterek bir cihettir. Bunun esa­sı, Allah´ın ihlâslı ve temiz kullarının ruhlarına feyazan ettirdiği nur (işrak) dır. Bütün sûfîler bu mahabbet´de eşit değildirler. Bâ­zıları mahabbet´i (Allah aşkını) artırmak için ruhunu riyâzâta tâbi´ tutar ve bu sayede Allah´a ittisal ettiğini söyler. Fakat O, Allah´ın insan ruhuna hulul ettiğine ve vahdet-i vücûda kail olmaksızın, mahlûkatm halikı ile ittisaline ve Allah´a yaklaşmak için rûhânî bir mertebeye yükseldiğine kaanidir.

      Sûfî, zâtı ilâhî ile ittisal edecek böyle bir mertebeye gelince, duygularını yitirir ve Rabbında erir (fena fillâh olur.) Bu mertebe­ye mahv veya sekr mertebesi denir. Çünkü bu mertebeye gelen sû­fî, duygusunu yitirmekte, duyulan (mahsûs) şeylerden habersiz bir hale gelmekte ve tek varlıkla bâşbaşa kalmaktadır. Bu hale «vah­det-i şuhud» da denir. Bu halde sûfi, vahdet-i vücûd´da olduğu gibi zât-ı ilâhi ile aynı şey olmuş değildir. Fakat müşahede ile ruhun yükselişi, süfiyi mahsûsâtı (duyular âlemini) idrâk derecesinden alır, keyfiyyet ve şekilden münezzeh bir halde, zât-ı ilâhîyi müşahe­de derecesine yükseltir.

      Bu dereceye yükselen ruh, temizlenmiş olur. Önündeki perdeler açılır ve bu dereceye yükselenler için teklif önemini kaybeder. Hat­ta bu dereceye yükselen sûfilerden günahları küçümseyen bâzı söz­ler sâdır olabilir. İbni Teymiyye´nin çağdaşı olan İbni Atâuilah es-Sikenderi, bu konuda şöyle der : «Nefsin mâsiyetteki zevki zahiri ve açıktır. Onun tâatdaki zevki ise, gizli ve bâtınîdir. Gizli olan şeyin de ilâcı zordur.»

      Ebul-Hasan eş-Şâzüî, Allah´ı seven ve O´nun sevgisine eren kimsenin günahları küçümseyeceğini kabul eder ve duasında şöyle der:

      «Günahlarımızı sevdiklerinin günahları gibi yap; iyiliklerimizi, buğuz ettiğin kimselerin iyilikleri gibi yapma! Senin buğzunun ya­nında iyilik fayda vermez. Senin sevginin yanında da kötülük za­rar vermez. Ümit ve korku içinde olalım diye bize işin içyüzünü gizli tuttun. Bizi korkudan emîn et, ümit kırıklığına uğratma, dile­ğimizi ver; çünkü biz istemeden önce imânı Sen verdin bize!»

      Görüyoruz ki mahabbetin yanında kötülük hükümsüz kaldığı gibi, tâat da buğzun yanında hükümsüz kalmaktadır. Daha sonra sûfîler, günahın affının ümid edileceğini söyler. İbni Atâuilah es-Siken-deri duasında şöyle der: «İlâhî, benden iyilikler zuhur ederse Se­nin lûtfunladır, minnet Sanadır. Eğer kötülükler zuhur ederse ada­letin îcâbı beni cezalandırmak Senin hakkmdır.»

      el-Mürsî Ebu´l-Abbas da şöyle dua eder: «İlâhî, Sana isyan be ni tâata, Senin tâatm da beni mâsiyete çağırdı. Bunların hangisin­den korkayım ve hangisinden ümitleneyim Mâsiyetler, dersem be-, ni lûtfunla karşılar ve bende korku bırakmazsın. Tâatla, dersem be­tti adlinle karşılar ve bende ümit bırakmazsın. Heyhat... ´Senin iyi­liğinin yanında ben kendi iyiliğimi nasıl görürüm Veya Senin lûtfunu, Sana isyan ederek nasıl unuturum »

      İşte büyük sûfîlerden bir kısmının duaları böyledir. Bu sûfî´ler iyilikle mâsiyeti birbirinden ayırmaktadırlar. Fakat mâsiyetin mağ­firet, tâatm da kabul edilmesini ümid etmekte, teklifi iskat etmemek­te, ancak âsîlere tevbe ve mağfiret kapısını açık tutmaktadır.

      Lâkin sûfîlerden haddi aşanlar şöyle derler: «Mahabbet dere­cesine ulaşanlar için mâsiyetle tâat arasında bir fark yoktur. Şeriat, bunları birbirinden ayırmışsa da, mahabbete dayanan hakikat on­ları birleştirmiştir.»

      Havastan sonra bir kısım avam tabakası gelmiş ve bu tabaka­ya mensup sûfüer, tasavvuf fikrinin dayandığı felsefi mânâları id­râk etmedikleri halde mâsiyeti de, taâti da tanımaz olmuşlardır. Bâzıları da kendilerinin şeyh olduklarını iddia etmişler, dinî hiçbir Eşeyden korku duymaksızın ve nefs-i levvâmeleri kendilerine hiçbir müdahalede bulunmaksızın, haram şeyleri yapmakta bir sakınca gör­memişlerdir.

      Esasen bunlar, tasavvufu kötülük işlemek için maske olarak kullanmışlardır.

      Hokkabazlık (veya gözbağcılık) : Avamdan bâzıları herhangi bir şeyhe veya evliyadan birisine bağlanmanın kâfi geleceğini ileri sürmüş ve böylece bir kısım keramet ve harikulade şeyler göster­meye çalışmışlardır. Meselâ; kendilerini ateş yakmaz, yılan sokmaz vs. Böylece onlar, bir kısım hokkabazlıklar yapmaya başlamışlardır.

      İşte İbni Teymiyye, bu türlü süfîlerle amansız bir mücadeleye girişmiştir. İbni Teymiyye, bu gibi sûfîlerin Moğollarla temas ettik­lerini, Şam´ı istilâlarında onlara yardımcı olduklarını, yaltaklık et­mek ve bahşiş koparmak için Gazan´ın önünde türlü hokkabazlıklar yaptıklarını görmüştür. Halbuki bu sırada müslümanlar; Moğolla­rın yapacağı işlerden tirim tirim titriyorlardı. îbni Teymiyye, onlar nn bu hareketlerini kötülüklerine ekleyince mücâdelesini şiddetlen­dirmiş ve onlara karşı yazılarında gayet sert bir dil kullanmıştır.[69]



      Âlimlerin Mevkii


      Bu karışıklığa rağmen, Bahri Memlûkları (Türk Kölemen Sul­tanları) ´nın katında âlimlerin büyük bir i´tibarve mevkileri vardı. Çünkü bu sultanlar, dindar insanlardı. Hükümlerinin şeriata uygun olmasını arzu ediyorlardı. Ayrıca bu sultanlar, âlimlere sıkıntılı gün­lerde daha çok yakınlık gösteriyorlar ve onların nüfuzlarından fay­dalanıyorlardı. Bâzı kudretli şahsiyete sahip âlimler vardı ki, bun­lar, hiçbir şeyden korkmazlardı. Meselâ; îzzüddin b. Abdisselâm bun­lar arasındadır. Sultan Zahir Baybars, bu bilgine çok saygı gösterir­di. Süyûtî bu hususta şöyle der :

      «Mısır, Şeyh İzzüddin b. Abdisselâm´m sözüyle idare ediliyor­du. Sultan CZahir Baybars), bu bilginin emrinden dışarı çıkmıyor­du. Hattâ Şeyh (İzzüddin) ölünce, O; «Şimdiye kadar saltanatım yerleşmemişti», demiştir.»[70]

      Zahir Baybars, ancak Şeyh İzzüddin´in ölümünden sonra salta­natının yerleştiğini hissetmiştir. Fakat saltanatının yerleşmemiş ol­ması, onun zulmetmesi demek değil, belki bir kusur işlerse ona ha­kikati gösteren, dinlemezse kendisini tanımayan bilginler vardı de­mektir.

      îzzüddin b. ´Abdisselâm´dan sonra bu bilginlerin başında Şam´ın büyük âlimi Muhyiddin en-Nevevî geliyordu. Zahir Baybars, halka yeni bir vergi tarhedeceği zaman Şeyh Muhyiddin en-Nevevî´nin iti-razıyla karşılaştı. en-Nevevi, ona bu konuda birkaç mektup yazmış ve birisinde şöyle hitap etmiştir:

      «Bu sene Şamlılar sıkıntı ve yağmursuzluk yüzünden kıtlığa uğ­ramışlardır. Her şey pahalanmış, ekin ve mahsul azalmış, hayvanlar ölmüştür. Siz biliyorsunuz ki raiyye´ye şefkat gerekir. Ülû´1-emre, hem kendisinin hem de raiyye´sinin maslahatı gözönüne alınarak, nasihat etmek îcâbeder. Çünkü din nasihattir.»

      Sultan Baybars, buna sert bir cevap vermiş ve âlimlerin bü tuT tumunu ve Şam´ı istilâ eden Moğolların atlarının nalları altında memleketin ezildiği bir günde onların susmalarını kınamıştır. Sul­tanın bu cevabında ayrıca bir tehdit vardı. Fakat Şeyh Muhyiddin en-Nevevî daha sert bir cevap yazmış ve bu arada şöyle demiştir:

      «Cevabınızda zikredilen kâfirlere karşı bizim susuşumuza gelin­ce; onların memlekette neler yaptığı malûmunuzdur. İslâm sultan­ları, îman ve Kur´ân ehli insanlar, o azgın kâfirlere nasıl kıyas edi­lebilir Biz, o.azgın kâfirlere neyle öğüt verecektik Çünkü onlar, bizim dinimize inanmıyorlardı.»

      Muhyiddin en-Neyevî, Sultan Baybars´m tehdidini de şu sözle­riyle karşılamıştır:

      «Benim nefsime gelince; tehdit bana tesir etmez ve Sultana öğüt vermemi engellemez. Çünkü ben, nasihat etmenin, hem kendim için hem de başkaları için bir vazife olduğuna inanmaktayım. Vazife uğ­runda başa gelen şeyler hayırdır ve Allah katında bol bol mükâfatı vardır. «Ben işimi Allah´a bırakırım. Doğrusu Allah kulları görür.»[71] Peygamber´ (S.A.V.) Efendimiz bize, nerede olursak olalım hakkı söy­lememizi, Allah yolunda hiçbir şeyden korkmamamızı emretmiştir. Biz, her hal-ü krâda Sultanımızı seviyor, onun için dünya ve âhiret-te faydalı olacak şeyleri arzu ediyoruz.»

      en-Nevevi mektup yazmaya, Sultan da vergi tarhına devam et­miştir. Sultan, bu hareketinde kendisini desteklemeleri için âlimle­rin bir tek fetva üzerinde birleşmelerini sağlamıştır. Şeyh Muhyid-din en-Nevevî hariç, bütün âlimler ona boyun eğmişlerdir. Sultan Zahir Baybars, en-Nevevî´yi huzuruna getirtmiş ve sözü edilen fet­vayı imza ettirmek istemiş, Şeyh de buna sert bir cevap vermiştir. Aşağıdaki satırlar onun verdiği bu cevap arasındadır:

      «Ben biliyorum ki, siz Emir Bundukdâr´ın kölesi idiniz. Mal ve mülkünüz yoktu. Allah ihsanda bulunup sizi sultan yaptı. İşittiği­me göre bin tane köleniz varmış ve her birinin kemeri altmmış... Ya­nınızda yüz tane cariyeniz varmış ve herbirinin türlü ziynet eşya­ları mevçutmuş... Eğer bunlar için yaptığınız masrafları devlet iş­lerine harcasaydınız, köleleriniz altın yerine yün kemerlerle, cari­yeleriniz de elbiseleriyle ve ziynetsiz bir halde kalsalardı, halkın malını almanıza ben de fetva verirdim.»

      Bunun üzerine Sultan Zahir Baybars kızmış ve : «Memleketim (Şam) den çık git.» demiştir. Şeyh de; «Baş üzerine,» deyip Şam´ın Neva köyüne gitmiştir. Fakîhlerin de; «O, bizim büyük, sâlih ve ön­der olan âlimlerimizdendir, onun Şam´a geri gelmesini emrediniz.» diye Sultandan ricada bulunmuşlardır. O da, geri dönmesi için mü­saade etiriiş, fakat Şeyh, bundan kaçınmış ve: «Sultan Zahir Baybars orada oldukça gelmem,» demiştir. Bundan bir ay sonra Sultan Zahir Baybars vefat etmiştir.[72]

      İbni Teymiyye bizzat, debdebeli devrinde Zahir Baybars´ı ve Şeyh Muhyiddin en-Nevevî´yi görmüştür.

      Bunun içindir ki îbni Teymiyye, Sultan Nâsıruddin´e karşı olan tutumunda, îzzüddin b. Abdisselâm ve Muhyiddin en-Nevevi´nin tutumlarını örnek edinmiştir. İbni Teymiyye ile mücâhit bilginlerin silsilesi devam etmiştir. Üstelik İbni Teymiyye kılıç kuşanıp cephe­de savaşmakla, dinî görüşlerinden ötürü çeşitli felâketlere uğramak­la adı gecen iki bilginden ayrılmaktadır. Nihayet O, hapishanede çeşitli sıkıntı ve ıztırap içerisinde ruhunu teslim etmiştir. Allah on­dan razı olsun, ruhunu sadetsin, ilim ve İslâm´a hizmetinden ötürü mükâfatını artırsın![73]



      Ibnı Teymıyye´nin Eserleri Ve Etkisi[74]


      îbni Teymiyye, içinde yaşadığı çağı şahsiyeti, görüşleri ve ya­zılarıyla meşgul etmiş ve devamh bir fikir hareketi meydana getir­miştir, Onun adı, yalnız Şam ve Mısır´da değil, bütün İslâm âlemin­de yankı uyandırmış ve tesiri nesiller boyu devam etmiştir.

      İbni Teymiyye, kendisinden sonra görüş ve fikirlerini gelecek nesillere aktaran birçok kitap ve risaleler yazmıştır. Bir kısım top­luluklar, eserleri vasıtasıyla onun din anlayışını ve görüşlerini be­nimsemişlerdir.

      İbni Teymiyye, eserlerini fasih bir Arapça ve kuvvetli bir üs­lûpla kaleme almıştır. Mücadeleci ve sert dili hasımlarını sindirmiş, talebelerini de kendisine hayran etmiştir. Eserlerini selefiyeci bir bilgin olarak daima âyet, hadîs, sahâbî ve tabiîlerin fetvalarından almış olduğu delil ve hüccetlerle beslemiştir.

      Tefsire dair risaleleri: Bu risalelerin bir kısmında, tefsir hakkın­daki metodlarım ve âyetlerden şer´î hükümlerin nasıl çıkarılacağı­nı tafsilatıyla anlatmıştır. Tarihçiler, İbni Teymiyye´nin talebelerin­den naklederek, tefsire dair yazmış olduğu risalelerin otuz cildi bul­duğunu söylerler. Bunlardan bize sadece şunlar intikal etmiştir:

      1 Tefsîru Sureti´s-Samed (İhlâs Sûresinin tefsiri]:

      2 Tefsîru´l-Muavvizeteyn (Felak ve Nâs sûrelerinin tefsiri),

      3 Tefsîru Süreti´n-Nûr (Nur Sûresinin tefsiri).[75] Bu tefsirler Mısır´da basılmıştır.[76]



      Akaid hakkındaki risale ve kitapları: İbni Teymiyye´nin. eser­lerinin en çoğu bu konu üzerindedir:

      1 Kitâbu´1-îman,

      2 Kitâbul-îstikame,

      3 Îktizau´s-Sırâtı´l-Müstakim,

      4 Kitâbu´l-Furkân (Kahire, 1310, 1322 H.),

      5 Şerhu´I-îsbahâniyye,

      6 Risâletu´l-Hamaviyye,

      7 Risâletu´l-Tedmuriyye,

      8 Risâletu´l-Vâsıtıyye,

      9 Risâletul-Gîylâniyye,

      10 Risale fi´I-îhticâc Bi´1-Kader,

      11 Risâletu´l-Ba´Iebekiyye (Kahire, 1328 H.),

      12 Risâletu´I-Ezheriyye,

      13 El-İklil Fi´1-Müteşâbih ve´t-Te´vîl,

      14 Risâletu Marâtibi´l-îrâde,

      15 Risâletu´1-Kazâ vel-Kader,

      16 Beyânu´1-Hüdâ Mine´d-Dalâl,

      17 Mu´tekadâtu Ehli´d-Dalâl,

      18 Maaricu´l-Vusûl (Bir kısım filozof ve karmatîlere reddi­yedir).

      19 Es-Sual Ani´1-Ârş,

      20 Beyânu´l-Firkati´n-[77]Naciye[78]



      İstidlal metodlarına dair eserleri;

      1 Nakdu´l-Mantık,

      2 Er-Reddü Alâ´l-Mantık,

      3 Er-Reddü Alâ´I-Felâsife.[79]



      Cedele dair bazı eserleri:

      1 Minhâcu´s-Sünne,

      2 _ Muvâfakâtu Sahîhi´l-Menkul Li Sarîhi´l-Ma´kûl,

      3 Tenbihu´r-İlaculi´1-Âkıl Alâ Temvîhi´l-Batıl. Îbni Teymiyye bu eserinde din, akaid, helâl ve haram üzerinde cedel konusunu in­celemiştir.

      4 El-Cevâbu´s-Sahih Limen Beddele dîne´I-Mesîh (Kahire, 1322 H.). Şeyhu´l-îslâm îbni Teymiyye´nin bu Ölmez eseri, dört büyük cilt teşkil etmektedir. Müellif bunu şu iki gaye ile yazmıştır:

      a) Hıristiyanlar arasında îslâmiyeti yaymak, Meşinin mahiye­tini açıklamak, Hıristiyanlık dînini ve îslâmî hakîkatları ortaya koy­mak, müslüman ve hıristiyanlar arasındaki savaşların sebebini in­celemek, müslümanlara karşı tahrikleri ve zimmüerin durumlarını anlatmak.

      b) Kıbrıs´tan gelen bir mektupta[80] Hıristiyanlık dini anlatıl­makta, sadece bunun hak din olduğu ve bütün insanların bu dîni kabul etmesi gerektiği belirtilmektedir. İşte İbni Teymiyye, bu mek­tuptaki fikirleri şiddetle tenkit ve reddetmiştir. Hıristiyanlığın eski bir din olup İslâmiyet gelince neshedildiğini, esasen mevcut Hıristi­yanlığı Aziz Pavlos´un kurmuş olduğunu anlatmaktadır.

      İbni Teymiyye´nin bu eseri altı bölümden ibarettir. Birinci bö­lümde, hıristiyanlarm, Hz. Muhammed´in kendilerine değil, Arapla­ra gönderildiği iddiası reddedilmektedir. Burada çocukların sünnet edilmesi ve domuz etini, kitapları değil, kendilerinin helâl saydıkla­rı ele alınmaktadır. İkinci bölümde, Hz. Muhammed´in, onların dinini Kur´ân´da övdüğü ve tanımış olduğuna dair ileri sürdükleri iddi­alar reddedilmektedir. Kur´ân´da övülen Hıristiyanlığın, onların ka­bul ettiği şekilde bir Hıristiyanlık olmadığı açıklanmaktadır. Üçün­cü bölümde geçmiş peygamberlerle semavi kitapların, onların teslis inancını bildirmiş oldukları iddiası çürütülmektedir. Dördüncü bö­lümde, teslis akidesinin doğruluğuna dair ileri sürülen akli ve nak­li deliller çürütülmekte ve tehvid akidesi isbatlanmaktadır. Beşinci bölümde, hıristiyanlarm, teslisi, birlikte çokluk şeklinde kabul edip kendilerinin de tehvid ehli olduklarına dair iddiaları münakaşa edil­mekte ve birlikte çokluğun birbirine zıt olduğu, üç şeyin aynı zaman­da hem «bir» hem «üç» olamıyacağı gösterilmektedir. Altıncı bölüm­de, Mesîhin, Musa aleyhisselâmdan sonra gelen peygamberlerin en büyüğü olduğu ve başka peygamberlerin gelmesine lüzum kalmadı­ğına dair iddialar cerhedilmektedir.

      İbni Teymiyye, cedele dair bütün bu eserlerinde hem aklî, hem de nakli delillere dayanarak görüşlerini isbata ve muarızlarını sus­turmaya çalışmaktadır.

      Fıkha dair eserleri: İbni Teymiyye´nin en verimli eserlerinden .büyük bir kısmı da fıkha aittir:

      1 Fetvaları: bunları Mısır ve Şam´da yazmış olup büyük cilt­ler teşkil etmektedir.[81]

      2 Fıkhın kaide ve prensiplerini anlatan kitapları: Bu konu­da, Kaide fi´I-İctihad Ve´t-Taklid, Kaidetu´l-Cihad, Kaidetu´l-Kıyâs, Kavaid fi Ahkâmi´l-Kenais ve Kavaid fi´1-Vakf Ve´1-Vasâyâ gibi pek çok eserleri vardır.

      3 Fıkha dair diğer risale ve kitapları: Burada Risâletu´1-Kı-yas, Risâletu´l-Hısbe, fi´1-İslâm, Kitab fi Nik&hi´l-Muhalil, Kitâbu´s-Siyâseti´ş-Şer´iyye fi İslâhi´r-Râî Ve´r-Raiyye, Kitâbu´1-Ukûd, Kitâb fi Usûli´1-Fıkh, Kitâbu´l-Farki´l-Mübîn Beyne´t-Talâk Ve´l-Yemin gibi eserleri zikredilebilir.

      Ayrıca İbni Teymiyye, dedesi Şeyh Mecdüddin´in «Kitabu´I-Muharrar fil´1-Fıkh» adlı eseriyle Şeyh Muvaffakuddin´in «Kitâbu´I-Umde fi´1-Fıkh» adlı eserini şerhetmiştir ki, bu sonuncusu birkaç cilt teş­kil [82]etmektedir.[83]



      Talebeleri


      İbni Teymiyye´nin Kahire, İskenderiye ve Şam´da birçok talebe ve dostları vardı. Bunların bir kısmı halk´dan, diğer kısmı da ilim erbabı kimselerdir. İlimle uğraşan talebelerinin çoğu Hanbelî, bir kıs­mı da Şafiî idi. İbni Teymiyye, yaklaşık olarak 46 sene ders okutmuş­tur. Yani 21 yaşından 67 yaşına kadar, yâni ölünceye dek hocalık yapmıştır.

      En seçkin talebesi İbni Kayyim el-Cevziyye (691-751 Hî´dir. Ba­bası Şam´da bulunan el-Cevziyye Medresesinin kayyimi idi. Bu se­bepten O, bu isimle meşhur olmuştur. Sadece «İbnul-Kayyim» diye de anılır. Adı Şemşüddin Ebu Abdillah Muhammed b. Ebî Bekr´dir. İbni Kayyim el-Cevziyye´nin pek çok değerli eserleri vardır. İ´lâmu´I-Muvakkıîn (2 cilt, Delhi 1314 H.) El-Kelim tü´t-Tayyib, Medâricu´s-Sâlikîn (3 cilt, Kahire 1333 H), Zâdu´I-Maâd (Kahire, 1324 H.) Et-Turuku´1-Hikmiyye Fi´s-SiyâsetTş-Şer´iyye (Kahire, 1317 H.), Miftâhu´s-Saâde (Kahire, 1323 H.), İgâsetu´l-Lehfan (Kahire, 1318 H.), fctimâu´1-Cü-yûşi´lrislâmiyye Fi´r-Reddî aIa´I-Muattıle Ve´1-Cehmiyye adlı eserle­ri herkesçe bilinmektedir.[84]



      Îbnî Teymîyye Ve Vahhâbîlik


      Daha önce de söylediğimiz gibi İbni Teymiyye, çağında büyük bir fikir hareketi meydana getirmiş ve etkisini kendisinden sonraki nesillerde devanı ettirmştr. İnsanlar, İbni Teymiyye hakkında iki kısma ayrılmıştır. Bir kısmı onun şahsiyet, ilim ve görüşlerini son derecede takdir ederken, diğer bir kısmı, onu tecsim ve teşbîh´e sap­makla, hattâ daha ileri giderek zındıklık ve dinsizlikle itham etmiş­tir. Bunlardan başka bir zümre de mutedil bir vaziyet almış ve onun bâzı görüşlerini benimsemiş, bâzı görüşlerini de reddetmiştir. Fakat onu tecsim, teşbih, zındıklık ve dinsizlikle itham etmemiştir. Bu her üç sınıf aa, İbni Teymiyye´nin kendi çağında ortaya çıkmıştır.

      Vefatından sonra da) onun taraftarlarıyla aleyhtarları arasın­daki şiddetli mücadeleler bir müddet devam etmiştir. Daha sonra yavaş yavaş leh ve aleyhindeki taassub azalmış, ona karşı mutedil davrananlar çoğalmıştır. îbni Teymiyye´nin ihlâs ve İslâm uğrunda­ki mücadelesi zamanla takdir edilmeye başlanmıştır. Hanbelılerin ekserisi onun görüşlerini benimsemekle beraber, âlimlerin çoğu akî) de ile ilgili görüşlerine muhalefet etmişlerdir. Fakat hem muhale­fet, hem de muvafakat edenler, her insanın yanılabileceğini gözö-nüne alarak, onun hatâlarını da iyi niyetine hamletmişlerdir.

      Nihayet Hicrî, XII. yüzyılda Arabistan´ın Necid bölgesinde yaşamış olan Muhammed b. Abdilvahhâb (115-1201 H./1703-1787 M.), îbni Teymiyye´nin akaid ve fıkha dair eserlerini ciddiyetle incele­miştir. Bu zat, İbni Teymiyye´nin görüşlerine büyük bir bağlılık, hat­tâ katı bir taassub göstermiş ve bunları yaymaya çalışmıştır. Çev­resinde kendisini dinleyen ve görüşlerini benimseyip ona yardım­cı olan birçok kimseler meydana gelmiş ve sonunda bunlaf küçük bir devlet bile kurmuşlardır.

      Bugünkü Suudî Arabistan Krallık âilesf nin dedesi olan Muham­med b. Saûd (öl. 1179 H./1766 M.) Muhammed b. Abdilvahhâb´m . enİştesi idi. Bu şahıs, güçlü bir cengâver olup İbni Teymiyye´nin gö­rüşlerini, yaymak ve himaye etmek için birtakım savaşlara girmiş­tir. Çünkü O, bu hareketinin Sünnet olduğuna inanıyordu. Belki de, burada siyasi arzu ile dînî bir mezhebi destekleme işi içice girmiş ve bu iki unsur yekdiğerine yardımcı olmuştur. Böylece îbni tey-miyye´nin kabir ve türbelerin, hattâ Peygamber (S.A.V.l´in müba­rek kabrinin ziyareti ile ilgili görüşlerini gerçekleştirmeye çalışan küçük bir devlet teşekkül etmiştir. Bunlar, Sünnet işliyoruz diye bü­tün bid´atlara karşı amansız bir mücadeleye girişmişlerdir. Şiilere ait mescidleri yıkmışlar, camilere minare ilave edilmesini, namaz­dan sonra teşbih kullanılmasını yasak etmişlerdir. Her şeyi İslâm´ın ilk asrındaki sadeliğe götürmek için uğraşmışlar ve çevrelerindeki müslümanları ikna ederek kendilerine yardımcı yapmışlardır. Bu suretle İbni Teymiyye´nin taraftarları, İslâm ülkelerinde yeniden ço­ğalmaya başlamıştır.

      Kendilerine Vahhâbîler adını veren bu yeni İbni Teymiyye´çile­rin, muhaliflerine karşı gösterdikleri sert hareketler, bid´at diye bir kısım mubah şeylere hücum edişleri ve akidelerine fazla bağlılık­ları, İslâm ülkelerinde kendi düşmanlarının artmasına sebep olmuş­tur. Özellikle bunlar, karşılarına çıkan her engeli silâh kuvvetiyle yıkmaya başlayınca, çok ciddî bir durum meydana getirmişlerdir.

      Vahhâblîer, Osmanlı Devletine karşı ayaklanmışlar ve şiddetli savaşlara girişmişlerdir. Bir ara Osmanlılar, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa´dan yardım istemişler ve Mısırlı askerlerin eliyle Vahhâbilere şiddetli bir darbe indirerek, onları çıkmış oldukları Necid bölge­sine tekrar sokmuşlardır.[85]

      Bununla birlikte Vahhâbîler, İbni Teymiyye´nin kabir ziyaretiy­le ilgili vesair görüşlerine taassup derecesinde bağlı olan . gizli bir kuvvet halinde Arabistan içlerinde varlıklarını korumuşlar; fakat genel olarak Necid bölgesinden dışarı çıkmamışlardır. Birinci Cihan Savaşında Arabistan Osmanlıların elinden çıkınca, daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu çökünce Kral Abdulaziz ÂI-i Saûd, Mekke ve Medine´ye hakim olan Hâşîmî ailesini mağlup etmiş ve Hicaz dâ­hil, Arabistan yarımadasının çoğunu ele geçirerek, Suudi Arabistan Krallığını kurmuştur.

      İbni Teymiyye´nin akide, türbelerin ziyareti vesair görüşlerine bağlı olan bu devlet idarecileri, kısmen de olsa, bugün ilk sertlikle­rini terketmişlerdir. Belki bunun sebebi, Hac mevsimlerinde çeşitli İslâm ülkelerinden Hicaz´a gelen müslümanlarla temas etmeleri, Beytulla civarında bütün müslümanlara emniyet ve huzur sağla­maları gerektiğini hissetmiş olmalarıdır.

      İbni Teymiyye´nin görüşlerine Vahhâbilerin sıkı sıkıya bağlanış­ları ve bunları âlimleri vasıtasıyla yaymaya çalışmaları, kendilerine has bir kültür doğurmuştur. Arabistan yarımadasında oturan diğer Araplar bu kültürden yoksun idiler. Vanhâbîler ümmi oldukları hal­de, Arabistan yarımadasının´büyük bir kısmını ele geçirince bu kül­türü, yarımadanın her tarafına yaymaya çalışmışlardır. Buna rağ­men, cehalet, bütün yönüyle onlar- üzerinde hüküm sürmekteydi. Lâkin son yıllarda bir uyanış olmuş ve Suudi Arabistan´da birçok okullar tesis edilmiştir.

      Kısaca Saûdiler Vahhâbiler, Hanbeli mezhebine bağlı olmak­la1 beraber, Âhmed b. Hanbel´den sonra kendileri için ikinci İmam olarak İbni Teymiyye´yi tanırlar.

      Bütün müslümanlarm hak, adalet ve istikamet üzere olmasını Cenâb-ı Hak´dan dileriz. Başarı Allah´dandır.[86]

      S O N







      --------------------------------------------------------------------------------

      [1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/507.

      [2] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/509.

      [3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/510-511.

      [4] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/511-513.

      [5] Tam adı, Ebul-Feth Takiyuddin Muhammed b. Ali b. Vehb olup «İbni Dakik» diye meşhurdur. (51. 702 H.) Muhaddis, fatih ve şâir olan bu zat, Şafiî mezhebinde iken sonra Mâliki mezhebine geçmiştir. Çeviren.

      [6] el-Eş´arî, 260 H. yılında doğmuş ve takriben 330 H. yılında Ölmüştür, önce niu´tezilî olan el-Eş´arî, daha sonra Ehl-i Sünnet mezhebini benim­semiş ve akaidle ilgili hadisleri kabul etmiştir. Lâkin, Kur´ân ve Ha­disteki müteşâbihleri te´vil ettiği için bir loşun Hanbelîler ona muha­lefet etmiştir. İşte tini Teymiyye de bunlar arasındadır.

      [7] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/513-514.

      [8] Yazar Muhammet! Ebu Zehra, «İbni Teymiyye» adlı ve 1952 yılında Kahirede basılan eserindeı, sırası geldikçe İbni Teymiyye´nin görüşlerini münakaşa etmektedir, özellikle yazar, adı geçen eserinin 286-293 üncü sayfalarında müteşâbihlerin te´vîlini yerinde bulmakta, te´vilden kaçınıldığı takdirde tecsîm´e sapılacağını ileri sürerek, İbni Teymiyye´yi ten­kit etmektedir. Çeviren.

      [9] Kalem Sûresi, 4.

      [10] İbni Kesîr, el-Bidâye Veîn-Niâye, c. XIV, s. 4.

      [11] Bu kısmın «İlim Mihrabından Savaş ve Siyaset Alanına» )bhşlıkh bölü­müne bakınız. Çeviren.

      [12] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/514-518.

      [13] Bu hükümdar, Muhammed Nâsırüddin b. Kalavun (öl. 698 H.) olup Mısır´ın Türk asıllı Kölemen sultanlarından 9 uncusu ve birleşik Moğol-Haçlı ordularım Suriye´de perişan eden Sultan Kalavun´un (ÖL 688 H.) oğludur. Çeviren.

      [14] el-Kâmiliyye Dârul-Hadisi Kahire´de Eyyûbî sultanlarından besincisi olan Sultan el-Melik el-Kâmil Nâsırüddin Mohammed (51. 622 H.) b. el-Melik el-Adil tarafından inşâ edilmiştir. Bu medrese, İslâm âlemin­de ikinci olarak tesis edilen bir Dârul-Hadîs´dir. tik Dârul-Hâdis, Şam´­da Suriye Atabeklerinden Nuruddin Manmud b. Zengl (ÖL 541 H.) tarafından yaptırılmıştır. Çeviren.

      [15] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/519-521.

      [16] Burası, Kahire- Kalesi içinde ve kuyu şeklinde bir yerdi Çeviren.

      [17] Tarihu Îbni Keşîr, c. IV, s, 38.

      [18] Arş meselesi: Allah´ın arş üzere istiva etmiş olması; kelâm meselesi: Allah´ın harf ve seslerle konuşup konuşmaması; nüzul meselesi de; bâ­zı hadîslerde bildirildiğine göre, Allah´ın belirli gecelerde semâlara ini­şi meselesidir.

      Bir hadîs-î şerif de: «Allah her gece dünya semasına nüzul eder (iner).» buyurulmuştur. Tartışma konusu olan nüzul meselesi budur. İmam Gaz-zâlî, «licâmul-Avam An-llmil-Kelâm» adlı eserinde bu meseleleri ele alır ve nüzul meselesinde şöyle der; Nüzulün mânâsını anlamak için üç cisme ihtiyaç vardır: 1 Yüksekte bulunan bir cisim, 2 Aşağıda bulunan bir cisim, 3 Yukardan aşağı inen bir cisim. Bâzan da «nü­zul» kelimesi bunların birine ihtiyaç duyulmadan kullanılabilir. Meselâ Kur´ân´da; «Sizin için hayvandan sekiz çift inzal etmiştir.» (Zümer Sû­resi, 6) buyurlumuştur. Gökten öküz veya deve indirildiği görülmüş mü­dür Bu âyet-i kerîmedeki nüzul kökünden gelen «inzal», yaratmak an­lamında kullanılmıştır. O halde hadîs-i şerîfde geçen nüzulün mânâsı da başka olup onu biz anlayamayız. Elbet bu, Allah´ın azamet ve celâli­ne yakışır bir mânâ ifade etmekte olup bunun için kafa yormamız faydasızdır. (Bak. Muhammed Ebu Zehra, İbni Teymiyye, Kahire 1952, s. 290.) Çeviren.]

      [19] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/521-523.

      [20] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/524-525.

      [21] Bu münakaaşlar için bak. İbni Kesîr, c. XIV, s. 46.

      [22] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/525-530.

      [23] Böylece İbni Teymiyye, tam yedi yıl ve yedi aylık bir ayrılıktan sonra Şam´a tekrar gelmiş oluyordu. Çeviren.

      [24] Büyük İmam ve müctehidler de görüşlerinde böyle delillere dayanıyor­lardı, İbni Teyimyye ise, bu delilleri kendi anlayışına göre değerlendiri­yor ve onlardan ayrı sonuçlara varıyordu. Çeviren.

      [25] Azhab Sûresi, 72.

      [26] İbni Teymiyye´nin fikhî inceleme ve araştırmaları dört kısma ayrılır:

      1 Hanbelî mezhebine bağlı olarak verdiği fetvalar ve bu mezhebi savunduğu hususlar.

      2 Mezhebler arası karşılaştırmalara dayanarak incelemiş olduğu meseleler.

      3 Dört mezheb ye Ehl-i Sünnetin dışına çıkmaksızın yapmış olduğu seçme (tercih )´Ier.

      4 Dört mezhebe bîrden muhalefet ettiği ve hazan Şiî İmamların görüşlerini benimsediği, bazan da tek basma ileri sürdüğü ictihadlar. Çeviren.

      [27] Türkçemizde yaygın olan «Üçten dokuza boşadım» veya «Üç talâkla bo­şadım» sözü ile, İbnî Teymiyye ve İbnî Kayyım el-GvziyyeVe göre bir talâk vâki olur. Çeviren.

      [28] Bakara Sûresi, 329.

      [29] Bakara Sûresi´nin 230. âyetinde; «Yine erkek, karışım (üçüncü defa) boşarsa ondan sonra kadın kendisinden başka bir ere nikahlanıp varmadıkça ona helâl olmaz.» buyurulmuştur. Buna göre Üçüncü defa bo­şanan bir kadın başkasıyla evlenip yeni kocasının ölümü sebebiyle ni­kâhı zail olmadıkça veya normal ve meşru herhangi bir sebeple ondan boşanmadıkça ilk kocasıyla tekrar evlenemez. Böylece Kur´an-ı Kerîm´-de üç talâk zikredilmiş oluyor. Çeviren.

      [30] Sahâbîlerden îbni Abbas, İbni Mes´ud ve Abdurrahman b. Avfta bu görüşte olduğu Hz. Ali´den nakledilmiştir. (Bak. M. Muhyfddin Abdalhamid, el-Abvâl es-Şahsiyyet, Kahire 1958, s. 271, 372). Çeviren.

      [31] İbni Hazm de bu görüştedir. Çeviren.

      [32] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/530-534.

      [33] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/534-535.

      [34] Ahmed b. Hanbel, bu hadîs-i şerifi Ebn Htireyre´den şu şekilde rivayet etmiştir: «Benîm kabrimi bayram (yeri) yapmayınız. Erlerinizi de ka­hir haline getirmeyiniz...» (Bak. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. II, s, 367.) Çeviren.

      [35] İbni Kayyım el-Cevaâyye, Şam kalesine hapsedilmişti. Çeviren.

      [36] Tam adı, Takıyyüddin Ebu Abdîllah Muhammed b. Ebî Bekr b, İsa´dır (öl. 750 H.) Bu zat, bir ara Mısır diyarı Kadısı (Başfcadı) olmuştur.Çeviren.

      [37] İbni Kesîr, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. XIV, s. 134.

      [38] Gazan, Şam üzerine yürüyen Moğolların (İlhanlıların) başkumandanla­rı Mahmud b. Argun´dur (81. 703 H./1304 M.). Cebeliyye: Dağdan inip şehri yağma eden Nusayrîler´dir. Cehmiyye: Allah´ın sıfatlarım inkâr eden i´tikadî bir fırkadır. Ittihadiyye: Vahdet-i vücûda inanan sûfîlerdir.

      [39] A´raf Sûresi: 187.

      [40] İbni Teymiyye kitapları, kâğıt, kalem ve hokkası elinden alındıktan bir müddet sonra dayananuyarak hastalanmış, bir rivayete göre 20 Zilka´de 738 tarihinde. Pazarı Pazartesiye bağlayan gece ölmüş ve Sûfîler mezar­lığına defnedilmiştir. Çeviren.

      [41] Rivayete göre cenazesinde ikiyüz bin erkek ve onbeş bin kadın bulun­muştur. Çeviren.

      [42] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/535-541.

      [43] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542.

      [44] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542.

      [45] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542.

      [46] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/542-543.

      [47] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/543.

      [48] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/543-544.

      [49] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/544.

      [50] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/544-545.

      [51] Hac sûresi, 60.

      [52] Bununla «Cebel-i Rasravan» kastedilmektedir. Çeviren.

      [53] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/545-549.

      [54] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/550.

      [55] Mü´minûn Sûresi, 53.

      [56] Kehf Sûresi, 23.

      [57] «Biz. Allah´a aidiz ve biz ona döneceğiz.» (Bakara: 156) Çeviren.

      [58] «Güç ve kuvvet, ancak Yüce Allah iledir.» Çeviren.

      [59] Bu zat, Müeyyidüddiri Muhammed b. el-Alkamî olup Abbâsflerin son veziridir. Hâlâgu Bağdadi işgal edip Abbasî Devletini ortadan kaldırdı­ğı zaman adı geçen veziri Bağdad´ra idaresine memur etmiştir (51. 1358 M.) Çeviren.

      [60] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/551-553.

      [61] Bu zat, el-Muzaffer Seyfüddin Kutuz´dıır (öl. 657 H.) Çeviren.

      [62] Târihu îbni Kesîr, c. X, s. U8.

      [63] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/554-555.

      [64] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/555-556.

      [65] Bu büyük Türk hukukçusunun tam adı, Şemsu´l-Elimnıe Ebu Bekr Mu-hammed b. Ahmed ez-Serahsî´dir (öl. 483 H.) el-Mebsut, 1324 H. yılın­da otuz cüz halinde Kahire´de basılmıştır. Çeviren.

      [66] Tam adı, Mahyiddin Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevi´dir (ol. 677 H-). Kitâbul-Mecmu´un metni olan el-Mühezzeb, Ebu İshak eş-Şirazî´ye aittir. Çeviren.

      [67] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/556-558.

      [68] Buradaki «Varlık Vücud» kelimesine mukabil yukarıda «İkinci mih, neti» başlıklı kısımda geçen aynı şiirde «eşya» kelimesi yer almıştır.Çeviren.

      [69] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/558-560.

      [70] Süyûtî, Husnü´l-Muhadara, c. II, s. 66.

      [71] Mü´min Sûresi, 44.

      [72] Bu münakaşa ve yazışmalar için Bak. Süyûtî, Hasnül-Muhadara, c. II, s. 67-71.

      [73] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/561-563.

      [74] Bu ve "bundan sonraki kısımlar müellifin «İbni Teymiyye» (Kahire, 1952 );âdlı eserinin 509-531. sayfalarından özet olarak tercüme edilmiştir.Çeviren.

      [75] Bu essr, Taberi tefsirinin kenarında basılmıştır (Delhi, 1329 H.) Çeviren.

      [76] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/564.

      [77] Ayrıca bu konuda şu eserleri de vardır:

      1 Kitâbü´t-Tevessûl Vel-Vesile (Kahire, 1318 H.)

      2 Kîtabu>Şârîmia-Meslûl alâ ŞâtimVr-RasûI (Haydarabad, 1322 H.)

      3 El-Cevânü´ Fi´s-Siyâsetil-îlâhîyye (Bombay, 1306 H.)

      îbni Teynüyye´nin yukarıda zikredilen bir kısım risale ve kûçök bitap­ları, «Mecmûatü´r-Resâll» adı altında basılmıştır (Kahire, 1323 H.)Çeviren.

      [78] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/565.

      [79] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/565.

      [80] İslâm Ansiklopedisinde (İstanbul, 1950); İbni Teymiyye maddesinde bu mektubun Saydâ ve Antakya metropoliti PauTa ait olduğu kaydedil­mektedir. Çeviren.

      [81] Bu fetvalar «Mecmûatul-Fetâvâ» adı altında (Kahire 1336-1339 H.) beş büyük cilt halinde basılmıştır. Çeviren.

      [82] İbni Teymiyye´nin gerek sağlığında, gerekse ölümünden sonra eser ve görüşlerini savunan veya reddeden İslâm âlimleri vardır. Bugün de ay­nı münakaşalar devam etmektedir. Meselâ; Yusuf en-Nebhânî, Sevabı-kul-Hakk (Kahire, 1323 H.) adlı eserinde İbni Teymiyye´ye hücum etmektedir. Buna karşılık, Ebûl-Maâlî eş-Şâfiî es-Selâmî de Gâyetul-Emâni (Kahire, 1335 H.) adlı eserinde bu hücumları reddetmektedir.Çeviren.

      [83] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/565-567.

      [84] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/567-568.

      [85] Yâni Sultan İkinci Mahmud´urı emriyle Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, önce bizzat kendisi, sonra da oğlu İbrahim Paşa va­sıtasıyla Vahhâbîleri tenkil etmiştir. Çeviren.

      [86] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/568-570.